Bilimkurgu: Yarınlara tutulan ayna “Işınla, Scotty!” Herhalde bilimkurgunun en tanıdık cümlelerinden biridir bu. Uzay gemisi Atılgan’ın mürettebatı 1966 yılında ilk kez ışınlama odasına girdiğinden, parlak taneciklere ayrılıp saniyeler sonra yabancı bir gezegen üzerinde yeniden maddeleştiğinden beri, bunun gerçekten geleceğin yolculuk şekli olup olmadığını bir sürü kişi merak ediyor, sadece dizinin tutkunları değil. Bilimkurgu yazarları geçmişte zaman zaman kahinleri aratmayacak yetenekler sergilediler. Jules Verne’in sözünü ettiği aya yolculuk, bir klasik sayılıyor. Film endüstrisi bu türe yöneldiğindeyse teknik efektler ön plana çıktı. Bu sektörde Uzay Yolu serisinin rolü apayrı. Hollywood’un olabildiğince inanılır gelecek senaryoları üretmek için bilim adamlarını stüdyolara danışman olarak tuttuğu bilinen bir şey. WARP TEKNOLOJİSİ Güçlü enerjilerle teorik olarak olanaklı Işık hızının birkaç katı süratle yolculuk yapmak, neredeyse uzayda geçen tüm bilimkurgu maceralarının standart repertuarına dahil. Bunun zorunluluğu da açık seçik ortada: Aksi takdirde kahramanlar daha ilk ilginç keşfi yapamadan göçüp giderler. Bilimkurgu yazarlarının sağlamak zorunda oldukları iki şey var: Bunlardan ilki, gerekli enerjiyi meydana getiren bir güç kaynağı. Diğeriyse fizik kanunlarının nasıl Işıktan hızlı yolculuk. Maddenin zaman ve mekan içinde ışınlanması. Zeki makineler. Sınırsız iletişim. Filmlerde her şey mümkün; peki bilimkurgu gerçek de olabilir mi? Kurgu ve gerçeklik CHIP | ŞUBAT 2004 167 EINSTEIN WARP TARAFINDAN ALDATILDI MI? » Uzay ve zaman içinde kestirme yollar “Hiçbir şey veya kimse ışıktan daha hızlı olamaz,” diyor Einstein’ın görelilik kuramı. Bir nesne ne kadar hızlıysa, kütlesi de o denli büyük olur ve ışık hızında nihayet sonsuza ulaşır. Ancak daha önce hiçbir insanın ulaşmadığı dünyalara yol almak isteyenler, kozmik hız sınırlarına bağlı kalamaz. Einstein, kılı kırk yaranlar için bir cevher daha bırakmış bulunuyor: Uzay-zamanın dört boyutlu yapısı madde ve enerjinin nüfuzuyla bükülebiliyor. “Nerede bir eğim varsa, orada bir kısaltma da vardır” diyor burada Uzay Yolu kuramcıları. Hatta daha da ileri gitmişler ki, uzay gemisi Atılgan, Warp hızıyla (İngilizce Warp deforme etmek anlamında) ışıktan daha hızlı yol almak için uzayı kendisi deforme ediyor. Fizikçiler bunun teorik olarak mümkün olabileceğini onaylıyor. Atılgan, uzay-zamanı önünde kısaltan ve ardında genleştiren bir kabarcık içinde bulunuyor. Ancak uzayda böyle bir yolculuk için gereken enerji miktarı, bilinen evren kütlesinin çok daha fazlasına tekabül ediyor. devre dışına çıkarıldığına dair inandırıcı bir açıklama. Uzay gemisi Atılgan ve takipçileri iki ayrı güç kaynağıyla donatılmış durumdalar. Nükleer füzyon (çekirdek birleşmesi) yöntemi, gemiye ışık hızının dörtte biriyle yarısı arasında bir hız sağlıyor. Daha yüksek bir hız gerekiyorsa, Uzay Yolu dünyasında ışık hızının birkaç katına çıkmayı sağlayan “Warp” teknolojisi kullanılıyor (üstteki kutuya bakınız). Bu teknoloji, maddenin antimadde ile tepkimesinden ortaya çıkan enerjiyi kullanıyor. Film yapımcıları burada doğru iz üzerindeydiler: Bilim adamları, Cenevre’deki çekirdek araştırma merkezi CERN’in büyük parçacık hızlandırıcısında ilk kez 1981 yılında antiproton üretmeyi başardılar. O ana kadar antimaddenin varlığı genel olarak tartışmalı bir konuydu.Madde ve antimadde birbirlerini karşılıklı yok ettiklerinde, hidrojen bombasının patlamasında açığa çıkan enerjinin yaklaşık 200 katı oluşuyor. Antimadde şimdiye kadar yalnızca çok kısa ömürlü elementer parçacıklar biçiminde üretildi. ZAMANİÇİNDE YOLCULUK Dedeniz belki de paralel evrende yaşıyor Einstein’ın ve Hawking’in uzay-zaman teorileri, bilimkurgunun gözde konularından biri için de zengin bir bilimsel arka planı oluşturuyor: Zaman yolculuğu. Gerçi hiçbir fizikçi somut olarak bir zaman makinesinin inşasıyla uğraşmıyor, ancak bilimin fildişi kulesinde zaman içinde yolculuklar konu ediliyor. Sadece burada adları başka: “Kapalı zaman benzeri yollar”. Fizik, paradoks durumlarında zaman içinde yolculuklara yardımcı olacak olanaklı yollar gösteriyor. Paradokslar, geçmişe müdahaleler yoluyla geleceğin değiştirilebileceği zaman oluşuyor – bunun en tipik örneği, bir torunun geçmişe dönüp dedesini öldürmesi. Çekim gücünün kuantum teorisi ve “Çokevren teorisi” bir çözüm sunuyor: Geçmişe her müdahale bir paralel evren üretiyor, zamanın akışı çatallanıyor. Kuramcıların değerlendirmesine göre gelecekten gelen davetsiz misafirlere karşı daha güvendeyiz, çünkü zaman makinesinin inşasından önceki geçmiş, onların modellerine göre gezilemez. »Warp teknolojisi gerçekten işe yarıyor mu? Üzerinde çalışıyorum Fizikçi profesör Stephen Hawking 1902 “Aya yolculuk”: Jules Verne’in klasiği sinemalarda oynuyor 1925 “Metropolis”: Bir Android isyan başlatıyor. 1936 “Şash Gordon”: Uzaydan gelen tehlikeye karşı bir kahraman. 1958 “Sinek”: Işınlama sırasında insan ve hayvan bütünleşiyor. 1965 “Uzay Devriyesi Orion”: Alman yapımı bilimkurgu. 1966 “Uzay Gemisi Atılgan” kaptan köşkünde Kirk, McCoy ve Spock ile. BİLGİSAYAR Söz dinleyen bilgisayar “Bilgisayar!” Uzay gemisi mürettebatından birinin ağzından çıkan bu sözcük, konuşma tanıma sistemini uyarıyor. Geminin bilgisayarı, bu sözcüğü bir ses girişinin izleyeceğini biliyor. Bu tip komutlarla bugün de bazı yazılımları başlatmak mümkün. Bunu takip eden şeyde ise kurgu ve gerçeklik arasında geniş bir uçurum var. Uzay gemilerinde yer alan kurgu ürünü bilgisayarlar doğal dilin her sözcüğünü hatasızca ayırt etmekle kalmıyor, tüm içeriği de anlıyor. Bu noktaya gelinceye kadar uzun bir yol var önümüzde. Bugünkü sistemler, en iyi durumda bile en fazla birkaç bin kavramla uğraşmalarını gerektiren sınırlanmış komut setleriyle güvenilir olarak çalışıyor. Oysa Stanley Kubrick’in Arthur C. Clarke’ın eserinden çektiği 2001: Uzay Efsanesi filminde geminin bilgisayarı HAL dudakları bile okuyabiliyordu. Aslında bu da gerçeğe dönüşüyor: Intel birkaç ay önce bu işi başaran bir yazılım geliştirdiyse de, daha çok dil tanımayı desteklemek için kullanılıyor ve HAL’ın yetenekleriyle karşılaştırılacak gibi değil. Ses ve konuşma tanıma, otomatik pilot ve otomatik yön bulma sistemleri çoktan gündelik yaşamın bir parçası oldu bile. Yapay zeka uzmanları, bu sistemlerin performansının yükseleceği konusunda kendilerine güveniyorlar. Yaşanan coşku dolu aşamalardan sonra, ilerlemelerin başlangıçta varsayılandan daha yavaş gerçekleşeceği de kabul ediliyor. Bilgisayarlardaki gelişme, gelecek vizyonları tasarlamak konusunda bilimkurgu yazarlarının ekmeğine yağ sürüyor. Mevcut teknolojinin sınırları, gelecek nesil bilgisayarlar gibi, ortada. Bugünkü bilgisayarların hesaplama performanslarıyla bu alanda hızla sınırlara ulaşılıyor. Hayallerin gerçek olması için alternatif bilgisayar teknolojileri üzerinde çalışılıyor. Teorik olarak çok sayıda işlemi paralel olarak yürütme olanağına sahip kuantum bilgisayarlarının şansı yüksek. Bilimkurgularda yer alan uzay gemileri gerçekten zamanlarının çok önünde. İleri görüşlü bir veri taşıyıcı bu dizilerden çıkıp gerçeğe dönüştü. Mr. Spock’ın Atılgan’da kullandığı bilgisayar diskleri, günümüzdeki 3,5 inçlik disketlere çarpıcı bir biçimde benziyordu, üstelik de bu disketlerin ortaya çıkışından neredeyse on beş sene önce. Daha sonraki dizilerde bazen ticari çıkarlar ileriye dönük görüşlerin önüne geçiyor. Kaptan Picard’ın 300 yıl sonra da hala bugünkü Tablet PC’lerle çalıştığına kim inanır? Bu, olsa olsa ustaca bir ürün yerleştirme stratejisinin sonucu olabilir. Neredeyse bugün gibi: Kaptan Jean-Luc Picard düz ekran ve Tablet PC ile. Borda bilgisayarı: Uzay gemilerindeki bilgisayarların yapamadığı şey yok gibi. Dev veritabanlarına sahipler, galaksiler ötesi ağ oluşturuyor ve kullanıcıyla mükemmel iletişim kuruyorlar. CHIP | ŞUBAT 2004 GÜNCEL | KAPAK | DONANIM | YAZILIM HI-TECH BİLİMKURGU INTERNET | PRATİK | 168 1967 “Maymunlar Cehennemi”: Evrimin tahtındaki kıllı zekalar. 1968 “2001 – Bir Uzay Efsanesi”: HAL kontrolü ele alıyor. 1968 “Barbarella”: Uzayda kötülere karşı savaşta dişi cazibe. 1977 “Yıldız Savaşları”:İleri teknoloji savaşında iyiler ve kötüler. 1979 “Yaratık”: Uzaylı organizmalar dev böceklere benziyorlar. 1980 “The Empire Strikes Back”: Karanlık güçler ve akıllı robotlar. endüstri bunun için yoğun bir şekilde çalışıyor. Özellikle askeri alanlarda, bilinmeyen topraklar üzerindeki kullanımlar için ilginç cihazlar geliştirilmiş durumda. Kanadalı firma Vital Technologies bu bağlamda 800 dolara hazır bir “Tricorder Mark 1” sunuyor. Cihaz saat (yıldız saati değil!), barometre ve termometre işlevlerine sahip ve ışık, renk, ışıma ve bitkilerin sağlık durumu gibi değerleri ölçmeye yarıyor. Enterprise’ın hasta istasyonunda kendine özgü özelliklere sahip başka bir tricorder kullanılıyor. Cihaz bir hastanın sağlık durumunu yıldırım hızıyla analiz ediyor. Bu tip cihazlar üzerinde gerçekte de çalışmalar devam ediyor. İngiliz askeri donatıcısı DSTL’nin PRISM (Prototype Remote Illness and Symptom Monitor) adlı avuç içi aygıtı GPS üzerinden kullanıcısının yerini ve sağlık durumunu bildirebiliyor. İngiliz askerleri Yemen çöllerinde bu cihazı mobil telefonlarla birlikte kullandılar. Ayrıca Atılgan NCC 1701’in hasta istasyonlarındaki yatakların ergonomik dizaynı, Amerikan ordusunun hastane yataklarına da ilham kaynağı oldu. Burada hava basıncıyla ilaçları insan derisinin altına enjekte eden şırıngalar kullanılıyor. Atılgan’ın doktoru Mc- Coy bunu duysa herhalde kıskançlık krizine girerdi. COMMUNICATOR Cep telefonu kurguyu gerçek kılıyor Filmlerde sahnelenen iletişim olanakları, tüm bilimkurgu fanatiklerinin hayallerini besleyen en önemli unsurlardan biri. Star Trek yapımcılarının ancak 300 yıl sonra gerçek olur diye düşündüğü şeyler sadece 30 yıl içinde gerçekleşmiş durumda. Kaptan Kirk’ün 60’lı yıllardan kalma Communicator’u, telefonların kaba saba cihazlar olduğu günlerde bile bir hayal gibiydi. Kirk’ün uzay gemisiyle iletişim kurmak için elinde tuttuğu aygıta bugün herkes burun kıvırıyor.Gerçeklik burada Warp hızıyla kurgunun önüne geçti. Güncel mobil telefonlar filmlerdekilerden çok daha küçükler. Endüstri, Hollywood’un kendilerine sunduğu tasarım şablonunu minnettar bir şekilde aynen aldı. Hatta katlanabilir kapaklı cep telefonu öncülerinden Motorola, pazara Star Tac adında bir model çıkardı ve bunun görünümü Kirk’ün kullandığı aygıtınkine çok benziyordu. Nokia, Communicator adını organizer özellikli telefonları için kullandı. Cihazların bu kadar hızlı gelişmesi Star Trek yazarlarını da etkiledi. Böylece yeni, daha kompakt modeller geliştirildi. Ancak bugün bile Kaptan Jean Luc Picard’ın etrafındaki Next Generation ekibinin Communicator’ları çok uzak görünmüyor. Cep telefonu burada üniformanın armasına entegre edilmiş. Bilişim dünyasında buna 20. yüzyılda “Wearable Computing” yani giyilebilir bilişim deniliyordu. TRICORDER Daha fazla fonksiyon entegrasyonu Communicator’un yanında Tricorder da ekibin dış görevler için temel donanımlarından biri. Bu çok fonksiyonlu bilimsel cihaz, algılama, analiz ve kayıt işlevleri sunuyor. Bu cihaz tam anlamıyla gerçek olmuş değil, ancak Kirk Enterprise’da: Mobil Communicator vizyonu cep telefonu olarak gerçeklik kazandı. Bir sonraki adım ise giyilebilir cep telefonları. Gerçek tricorder: PRISM İngiliz ordusu tarafından halihazırda analiz için kullanılıyor. CHIP | ŞUBAT 2004 GÜNCEL | KAPAK | DONANIM | YAZILIM HI-TECH BİLİMKURGU INTERNET | PRATİK | 170 1981 “Tron”: Gerçek dünya bir bilgisayar programıyla karışıyor. 1982 “Blade Runner”: Replikant denilen androidlerin ayaklanması. 1984 “Terminator”: Arnie geçmişe gönderilen bir katil robot rolünde. 1985 “Geleceğe Dönüş”: Bir sürü paradoks ve zaman içinde yolculuk. 1986 “5 numara yaşıyor”: Yıldırımın isabet ettiği savaş robotu. 1987 “The Next Generation”: Atılgan’da yeni kuşak ROBOTLAR Daha fazla zeka ve beceri Onlar da evrim geçiriyorlar.Makineler gitgide daha becerikli ve zeki bir hal alıyorlar. Gelişimin içinde adım adım gündelik yaşamımızdaki yerlerini sağlamlaştırıyorlar. Otomobil endüstrisinin fabrika hangarlarındaki otomatik üretimi tarzında basit etkinlikler, uzayda da robotlar tarafından yürütülebilir. Bilimkurguda robotlar yalnızca basit etkinlikler için kullanılmıyor. Yazarlar bunları genellikle yüksek ölçüde zeka sahibi olarak tasarlıyor ve insana benzer kılıyorlar. Uzay Yolu film ve dizilerindeki “Data” gibi insan benzeri robotlar için “Android” nitelemesi dile yerleşmiş bulunuyor. Carnegie Mellon University’den robotbilim araştırmacısı Prof. Hans Moravec, zeki robotların 50 yıl içinde hem fiziksel hem de zihinsel bakımdan insanları sollayacağı kehanetinde bulunuyor. CYBORG’LAR Doğaya yardım eli Seven of Nine, Terminator, Robocop ve Uzay Yolu filmlerindeki Borglar. Bunların hepsi de Cybernetic Organism’in (Sibernetik Organizma) kısaltması olan Cyborglar. Basitçe anlatmak gerekirse, Cyborglar için yapay uzuv ya da organlara sahip insanlar denebilir. Gelişim protezlerle başladı bile. Eğer bedenin parçaları artık işlemezse, yapay kalça mafsalları, kalpler, ağtabaka implantları ve benzer aygıtlar kullanılıyor. ABD’de kör hastalara harici bir bilgisayar yardımıyla cisim- Teneke dostlar: Yıldız Savaşları’ndan (solda) Hollywood’un ünlü robotları R2D2 ile C3PO ve gözetleme amaçlı MOSRO1. Silisyum ve Silikon:İmplantlar sayesinde “Seven of Nine” itinayla cyborg’a dönüştürülüyor. CHIP | ŞUBAT 2004 171 lerin dış hatlarının farkına varmalarını sağlayabilen kamera ve algılayıcılar yerleştirilebiliyor. Genetiğin, günün birinde doğadakinden farksız protezler sunacağı şimdiden tahmin edilebilir. Sinir hücrelerinin elektronik yapıtaşlarıyla bağlantısı alanında büyük ilerlemeler kaydediliyor. Infineon, bu arabirimi sağlayan bir biyo-yonga üretiyor. Ancak ilerleyen teknoloji, yedek organların özelliklerinin ileride orijinallerinkilerden daha bile iyi olabileceğini sezdiriyor. Doğanın bize sunmadığı, örneğin yapay bir göz sayesinde kızılötesini de görmek gibi olanaklar düşünülebilir. Son ve en çok tartışmalı konu ise insan beynine yerleştirilen implantlar. Yazarların ve bilim adamlarının bu konudaki senaryoları aynı ölçüde rahatsızlık uyandırıyor. “Strange Days” (1995) filminde insanların anıları “Zihin Diskleri” üzerinde depolanıyor. Beyin okumanın nasıl gerçekleşeceğini ise henüz bilen yok. 1991 “Terminator 2”: Filmlerin ilk sıvı kötü adamı oldukça gerçekçiydi. 1993 “Deep Space 9”: Uzaylılar sayıca artıyor. 1994 “Stargate”: Mısır’da yeni bir dünyaya kapı açılıyor. 1995 “Independence Day”: Uzaylılar gezegenimize saldırıyor 1997 “Gattaca”: Gen tekniği gündelik yaşamı belirliyor. 1998 “Armageddon”: Bir göktaşı dünyaya çarpmak üzere. CHIP | ŞUBAT 2004 GÜNCEL | KAPAK | DONANIM | YAZILIM HI-TECH BİLİMKURGU INTERNET | PRATİK | 172 LAZER SİLAHLARI Yıldız savaşları Önemli bir aksesuar daha: Lazer ışını. Daha erken dönem bilimkurgu yapıtlarında uğursuz ışınlara rastlanıyordu. Nihayet 1960’da “Light Amplification by Stimulated Emission of Radiation”, yani kısacası lazerin keşfi, yazarların hayal gücünü tetikledi. Tüm hayali cephanelikler hemen lazere dönüştüler: Lazer tabancaları, topları ve hatta kılıçları boy gösterdi. Ronald Reagan zamanında, ismini George Lucas’ın efsanevi film üçlemesinden alan Yıldız Savaşları programı SDI başlatıldığında, lazerlerin gerçekten yok edici silahlar olabileceği açık seçik ortadaydı. SDI’ın lazer ışınlarıyla roketleri patlatması gerekiyordu. Ancak askeri stratejistlerin başına gelenler, bazı bilimkurgu yazarlarının başına gelenlerden pek de farklı değildi. Düşünülmüş sahneler kağıt üzerinde işe yarayabilir ve teorik olarak gerçekleştirilebilir, ancak gerçek dünyada bir hayli eksik ortaya çıkıyor. Bu çok pahalı sistem olsa olsa uyduları devre dışı bırakabiliyor. HOLOGRAFİ Veri belleği ve 3D dünyası Lazer teknolojisi holografide de bulunuyor. George Lucas’ın Yıldız Savaşları’nda prenses Leia depolanmış bir holografik haber gönderiyordu. Star Trek: The Next Generation’un Holodeck’i uzay gemisinde geleceğin sohbetinin nasıl görünebileceği gözler önüne seriyor. Mükemmel holografik görüntülere sahip yapay bir dünyada gezinti. Bilim adamları, uzay gemisi Atılgan’ın ilk günlerinden beri holografik veri bellekleri üzerinde çalışıyor. Bu bellekler, alışıldık bellek türlerinden çok daha yüksek veri yoğunluğuna ulaşabiliyor. Holografik bir CD 10.000 Gigabyte veri saklayabilir. Ancak pratikteki sistemler henüz bu teorik olanakların çok gerisinde kalıyor. Resimleri çalıştırabilmek daha da zor. Nesneleri üç boyutlu resimler olarak sunma olanağının yanı sıra hareketleri de zaman içinde ölçmek için şimdiden sayısız püf noktası mevcut. Bu sırada lazer tepileriyle iki nesne aynı referans ışınlarıyla alınıyor. Daha sonra hologramlar aynı zamanda yeniden yapılandırılıyor. Bu çifte tepi holografisi iki resim arasındaki farkları görünür kılıyor. Sanal eğlence: Picard, Holodeck’in yapay dünyasında eğleniyor. Bu belki de geleceğin sohbeti. Araştırmacılar, hologramlardan veri depolamada yararlanmak için çalışıyor. Kılıç şakırtıları: Yıldız Savaşları az daha gerçek oluyordu. Pentagon’un sipariş listesinde bir tek ışın kılıçları eksikti. CHIP | ŞUBAT 2004 173 1999 “Matrix”: Bildiğimiz dünya aslında sanal bir ortam. 2000 “Uzay Gemisi Voyager”: Doktor bir robot, kaptan ise bayan. 2001 “AI - Yapay Zeka”: Mükemmel robotlar tekin değil. 2002 “Minority Report”: Her yerde biyometrik tanıma sistemleri. 2003 “Solaris”: Düşünceler ansızın gerçek olursa. 2004 “Uzay gemisi Surprise”: Bilim de hataya düşebilir. IŞINLAMA Ne de olsa kuantumlarla işliyor Çok uzak yerlere ışınlanmamızı sağlayacak ışınlama mekanları hiç olacak mı acaba? Kuantum mekaniği sayesinde tek tek parçacıklar gerçekten de ışınlanabiliyor. Bu sırada çaprazlama parçacık denilen parçacıkların özelliklerinden yararlanılıyor: Çifter çifter beliren kuantumlarda, bir parçacık daima ötekinin karşıt durumunu alıyor. Avusturyalı fizikçi Anton Zeilinger bir parçacığın durumunu, parçacıkların uzaktan etkisi yoluyla ötekine aktararak değiştirmek yoluyla fotonları Donau’nun altından “ışınlamayı” şimdiden başarmış. Bir sonraki eylem olarak kuantum bilgilerini Viyana’daki iki kule arasından havadan taşımak istiyor. Bir sonraki hedef tek tek kuantumlar üzerinden yalnızca bilgileri değil, bilakis karmaşık maddeleri de aktarmak. Zeilinger gelecek yıllarda atomlar ve molekülleri de ışınlayabileceği konusunda iyimser. Ancak bunun insanlar üzerinde başarıya ulaşabileceğini düşünmüyor. Tek bir insanın transfer örneğinin tarif edilmesi için gerekli olan bilgi miktarı, tahminen 10 üzeri 22 Gigabyte civarında. Bu dev veri miktarının depolanması için bugünkü 160 Gigabyte’lık sabit diskler kullanılırsa, 150 ışık yılı uzunluğunda bir sütun ortaya çıkıyor. Şayet böyle bir ışınlama merkezi kurulabilse, muhtemelen tek bir ışınlama işlemi için bile insanlığın şimdiye dek ürettiğinden çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyardı. Işınlama fikrinin ardında yatan gerçek ise büsbütün farklı: Yazar Gene Roddenberry’nin, Uzay Yolu dizisinin her bölümünde yabancı bir gezegene iniş sahnesi çekecek bütçesi yoktu. Ancak modern bilgisayar teknolojisiyle film için sonsuz olanaklar gündeme geliyor. Böylece kurgu ve gerçeklik buluşuyor. _ MF / Garo Antikacıoğlu, agaro@chip.com.tr LINKS 3www.sfsite.com 3www.scifi.com 3www.science.howstuffworks.com 3ssdoo.gsfc.nasa.gov/education/just_for_ fun/startrek.html 3www.itsf.org/brochure-d/G.pdf Işınlanma odası: Işınlamak herhalde hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir düş. Elemanter parçacıklar için mümkün olan bu imkan, insanlar için hiç de olanaklı değil. »Muhtemelen yakında molekülleri de ışınlayabileceğiz. Profesör Anton Zeilinger, fizikçi CHIP | ŞUBAT 2004 GÜNCEL | KAPAK | DONANIM | YAZILIM | HI-TECH ___I___N___T___E___R___N___E___T___ HABER PRATİK | 174