Mahmut Karslıoğlu

Bulut teknolojilerini günah keçisi yapmayın!

Kullanılan teknolojilerin hepsinin maksimum güvenlik teknolojilerine sahip olduğuna eminim. Sadece tek bir açıkları var.

Hacker'lar sadece birkaç yıldır aramızda değiller. Bilişim teknolojilerinin en ilkel zamanından bu yana arka plandaki açıkları bularak izin verilmeyeni yapma konusunda inanılmaz bir arzuya sahipler. İlk başlarda bu işin çok kolay olduğunu söyleyemem ama görünen o ki zaman geçtikçe çok daha kolay bir hale geliyor.
Yeni teknolojiler karmaşık yapıları yüzünden eskisi kadar güvenli değil mi ya da üreticiler mi güvenlik konusuna artık o kadar önem vermiyor? Her şey bu kadar hızla gelişirken güvenlik konusunun geride kaldığına inanmak zor. Peki o zaman neden iCloud, Amazon, Gmail, SnapChat ve Dropbox gibi dev internet servislerinin hacklendiği haberlerini bu kadar sıklıkla duymaya başladık? Yoksa bu servislerin açık veren ortak bir noktaları mı var?
Hepsi bulut teknolojilerini kullanıyor diyenlerinizi duyar gibi olabiliyorum. Doğru, hacklenmek için daha doğrusu bilgi sızdırmak için bu servislerin öncelikli ve arka arkaya seçilmesinin en büyük sebeplerinden biri bu. Ancak başarılı olmasının sebebini teknolojinin kendisinde değil kullananda aramak gerektiğine inanıyorum. Neredeyse her şeyin internetten yapıldığı, bilgilerin internet üzerinde tutulup paylaşılmaya başlandığı bir dünyada tabii ki hacker'ların da ilk hedef noktasının burası olduğuna şaşırmamak gerekiyor. Hele ki kullanıcıların bulut teknolojilerine henüz bu kadar yabancı olduğu, nasıl çalıştığını bilmediği ve hatta çoğunun bu teknolojileri kullandığının bile farkında olmadığı bir dünyada asıl tersini düşünmek abes olurdu.
Biraz önce de belirttiğim gibi bulut teknolojilerini günah keçisi ilan etmemek gerekiyor. Hepsi maksimum güvenlik teknolojilerine sahipler. Sadece tek bir açıkları var. O da insan. Hacker'ların uzman olduğu sosyal mühendislik de işte sadece bu açığı hedefliyor. Sırayla inceleyecek olursak ünleri hedef aldığı için en büyük yankıyı uyandıran iCloud skandalında ünlülerin bir çoğunun fotoğraflarının bir başka yerde depolandığından haberdar olmadığı ortaya çıkarken Amazon, Gmail ve Dropbox olaylarında ise tüm internet servislerinde aynı şifreyi kullanan kullanıcılar en büyük sebepti. Genellikle küçük yaşta çocukların ağırlıklı olarak kullandığı ve dolayısıyla sızdırılan fotoğraflar yüzünden yine çok büyük olay olan fotoğraf paylaşım servisi Snapchat hack olayında ise yine bir numaralı suçlu kullanıcılardı. Görüntülendikten kısa bir süre sonra otomatik silinen fotoğraflar paylaşmaya izin veren Snapchat servisinde fotoğrafları kaydetmek için 3. parti bir aracı yazılımdan medet uman bu ergen kullanıcı kitlesi ava giderken avlanmaktan kurtulamadı.
Kısaca özetlemek gerekirse devletin en önemli verilerini korumak için 123456 gibi bir şifre seçen kullanıcılardan internetteki her hesabına aynı şifreyi vererek en iyi servislerle en kötü servisleri aynı güvenlik seviyesine düşüren kullanıcılara, verilerinin nerede tutulduğu bilmeyenlerden başkasının fotoğraflarına ulaşmak için kendikilerini kaptıranlara kadar internet kullanıcılarının büyük bir kısmının hızla gelişen teknolojilere yetişip ayak uydurmakta oldukça zorlandıkları kesin.
Dolayısıyla güvenliğin; bilmem kaç bit şifreleme, SSL ya da benzeri teknolojilerden ibaret olmadığını, en büyük kriterlerinden birini en zayıf halka olan insan olduğunu unutmamamız gerekiyor. İki kişinin bildiği sır, sır değildir sözünden yola çıkarak gerçek güvenlik istiyorsak önce buna kendimizden başlamalıyız. En basitinden internet üzerinde kullandığınız her servisin arkasında mutlaka bulut servisi olması gerektiğini bilip, önemli veri ya da mahrem fotoğraf paylaşıyorsanız bunun bir kopyasının her zaman internette olacağını ve şifrenizi ilk kaptırdığınız anda başkalarının eline geçmekten kurtulamayacağını düşünerek, işin ciddiyetini kavrayarak, daha dikkatli olmaya başlayabilirsiniz.

Yapacak işi yok, parası ise çok! E tamam o zaman..

Tüm dünyanın kullandığı bir sistemi yaratan insanın emekli olduktan sonra köşesine çekileceğini beklemiyordunuz herhalde

Çalışıp didinip bundan sonraki 10 kuşak ailenizi geçindirecek kadar para kazanmış olsaydınız emekli olduktan sonra da çalışmaya devam eder miydiniz? Para hırsınız varsa bu soruya evet cevabı verebilirsiniz. Peki ama ya emeğinizin karşısında artık maddi bir geliriniz olmayacağını ve hatta üstüne bir de var olan servetinizi bu uğurda harcayacağınızı söylesem cevabınız ne olurdu? Bu soruya evet cevabı verecek çok fazla insan olduğunu düşünmüyorum. Bill Gates hariç!

Bazı insanlar vardır, çok zenginlerdir ama vizyoner değildirler. Bazıları da vizyonerdir ama paraları yoktur. Bu iki olumlu özelliğin bir araya geldiği insanlardan biri olan Bill Gates, belki bir çoğunuzun bildiği gibi emekli olduktan sonra karısı ile birlikte kurduğu Bill and Melinda Gates Foundation adlı yardım vakfı aracılığı başta küresel problemler olmak üzere bir çok sorunu çözmek için canla başla çalışıyor. Renkli kişiliği ve bilişim dünyasındaki konumu sayesinde daha önce olduğunu bile bilmediğimiz sorunlar karşısında, katıldığı toplantılarda yaptığı ilginç çıkışlar ile farkındalık yaratmakta çok başarılı olan Bill Gates ve vakfının son günlerde el attığı konu ise bir hayli ilginç.

Doğum kontrolü konusunda, aslında son birkaç yıldır Bill and Melinda Gates Foundation'ın başı çektiğini biliyoruz. Şu sıralar ise gündemlerinde vücuda yerleştirilmiş doğum kontrol yöntemleri var. Ancak tabii ki standart yöntemlerden bahsetmiyoruz. Gates Foundation tarafından desteklenen MicroCHIPS'in geliştirmekte olduğu yeni implant, 16 yıl gibi bir süre ile aktif kalabiliyor. Üstelik, eğer bir bebeğin vaktinin geldiğini düşünürseniz, daha öncekilerden farklı olarak implantı çıkarmaya gerek kalmadan tek yapmanız gereken bir tuşa basmak ve implantı uzaktan devreden çıkarmak.

Şu andaki IUD'ler gibi, bu yeni çip günde 30 mikrogramlık hamilelik önleyici hormon levonorgestrel'i vücuda vermekte. Hormonun aktarım vakti geldiğinde, bataryadan yayılan bir elektrik dalgası, ürünün üzerinden geçerek, geçici bir süre ile rezervuarın anlaşılması zor olan titanyum ve platin mührünü eriterek, 16 yıl boyunca her gün vücudun gerekli olan dozu almasına imkan tanıyor. Tabii ki bu fikir, Bill Gates dışında birinden gelmiş değil.

Kaynaklara göre, fikir iki yıl kadar önce Bill Gates ve arkadaşlarının Robert Langer'ın MIT laboratuvarına yaptıkları ziyaret sırasında ortaya çıkmış. Gates ve arkadaşları, Langer'e bir kadının istediği zaman açıp kapayabileceği, uzun yıllar boyunca kullanılabilecek bir doğum kontrol yönteminin üretilmesinin mümkün olup olmadığını sormuşlar. Langer, iş arkadaşları Michael Cima ve John Santini ile 1990'larda ürettiği ve MicroCHIPS tarafından lisansı elinde tutulan, kontrollü yayılma mikroçipinin bir çözüm olabileceğini söylemiş.

Ürün, şu anda test aşamasında bulunuyor. Ancak takımın hâlâ çözmesi gereken büyük bir sorun bulunuyor: Ürünün hacklenme ihtimali! Takımın, mikroçipi etkili bir şekilde şifreleyerek, hackerların istedikleri zaman çipi açıp kapamalarını engellemeleri gerekiyor. Yani, bu şifreleme sorunu çözülene kadar insan üzerinde deneyleri görmemiz zor. Ancak, bilim adamları 2018 yılına kadar bu ürünün halk kullanımına açılabileceğini düşünüyorlar.

Veri tsunamisine hazır olun!

Yediğimiz, içtiğimiz, gördüğümüz, duyduğumuz her şeyi internette paylaşıyoruz. Varın veri trafiğini siz hesap edin!

Dört yılda bir oynanmasının da etkisiyle özellikle fanatik futbolseverlerin heyecanla beklediği organizasyonlardan biri olan Dünya Kupası, farklı futbol anlayışına sahip dünya ülkelerinin karşı karşıya gelmesi ile normalde futbol seyretmeyen kitleyi bile kendine bağlamayı başarıyor. Bu sene Brezilya'da protestoların gölgesinde de olsa başlayan kupa, alınan sürpriz sonuçlar ile sonucu artık çok daha fazla merakla beklenen bir organizasyon halini aldı.

Futbolun güzelliğinin yanı sıra teknolojik açıdan da ilkleri içinde barındıran Dünya Kupasında bu yıl ilk defa biri final maçı olmak üzere üç maç, çimleri bile tek tek sayabileceğimiz bir kalite olan 4K teknolojisiyle kaydediliyor. Ayrıca topun çizgiyi geçip geçmediği kontrol etmek için kullanılan "Gol Çizgisi Teknolojisi" de FIFA tarafından bu yıl yine ilk defa kullanılıyor. Hatta Fransa ve Honduras maçında skoru değiştirdi bile.

Görsel kalitenin artması ve hataların minimuma inmesi futbol maçlarını seyrederken alınan zevki her geçen gün artırdığı su götürmez bir gerçek elbette. Ancak fark etmesek de, arka planda bunların neden olduğu inanılmaz bir hızda çığ gibi büyüyen veri trafiğini de unutmamak gerekiyor. Mobil teknolojilerin gelişmesi ile futbol tutkunlarının maç sırasındaki paylaşımlarından doğan artan veri trafiği de cabası. Veri depolama ve yönetimi alanında hizmet veren şirketlerden biri olan NetApp'indünyanın en çok izlenen spor etkinliğindeki gittikçe karmaşıklaşan veri çıkışının dününe, bugününe ve geleceğine dair yaptığı çalışmaya göre, bu yıl Brezilya'da düzenlenen Dünya Kupası'nda sadece seyirci bant genişliği 12.6 TB'ı bulacakmış.

192 ülkede gerçekleşecek yayını ise, dünya nüfusunun %46.4'üne denk gelen 3.2 milyar izleyici izleyecek. İnternet kullanımının nispeten daha fazla olduğu ABD'de izleyicilerin %79'unun da canlı yayını internetten izlemesi bekleniyor. HD TV'lerinçözünürlüğünün 4 katına denk gelecek şekilde 4K kalitesinde çekilecek bazı maçların görüntüleri ise, sinema ekranlarına aktarılacak.

Hatta oluşturulacak yüz tanıma teknolojisine sahip görüntüleme ve ses sistemi, suç tespit programlarında kullanılarak kalabalıklar içinde saniyede 400 yüz görüntüsü tarayacak ve her bir yüzdeki 46 bin biyometrik noktayı, suç veri tabanındaki 13 milyon kişiyle karşılaştırabilecek. Dünya Kupası her seferinde yavaş ama emin adımlarla kendi içinde evrim geçirirken, şampiyonanın veri altyapısı da bir o kadar hızlı bir şekilde değişikliğe uğruyor. 2018'deki Dünya Kupasında bu değişim elbette ki aynı hızda artacak.

Ancak yapılan çalışmalar asıl farkı 2022'de Katar'da yapılacak Dünya Kupasında göreceğimizi söylüyor. Buna göre seyirci bant genişliği 1.3 PB'ı bulacak. Bu kupadaki 86.250 final maçı seyircisinin artık çok yaygınlaşacak giyilebilir cihazlarla kendi HD yayınlarını yapmaları öngörülüyor. Bu da bir anlamda verinin tsunamisi olarak adlandırılıyor.

Yoksa fotoğraflar anılarımızı mı çalıyor?

Hatıralarımızın bir kısmının aslında hiç hatırlamadığımız anılardan oluştuğunu biliyor muydunuz?

Çocukluğunuz ile ilgili neler hatırlıyorsunuz? Hatırladığınız ilk anıların kaç yaşınıza ait olduğunu hiç düşündünüz mü? Belki ilk adımlarınızı attığınız dönemlerde ayağınızın halıya takıldığını, yüzüstü düşüp dişinizi kırdığınızda ne kadar acı çektiğinizi ya da dedenizin omuzunda ilk dondurmanızı yerken kafasına külahı nasıl düşürdüğünüz ile ilgili komik anıları daha dün gibi hatırlıyorsunuzdur. Dört yaşınızdan daha önceye ait bu tür anılarınız varsa size kötü bir haberim var. Bunlar sizin anılarınız olmayabilir.

Yapılan araştırmalar dört yaşından önceye ait anılara sahip olmamızın pek de mümkün olmadığını gösteriyor. On yaşımıza kadar anılarımız sürekli yenilenerek ve birbirinin yerine geçerek gelişiyor ve ancak on yaşımızda sabitlenmeye başlıyor. Günümüzde hatırladıklarımız da işte bu anılara dayanıyor. Peki o zaman nasıl oluyor da daha eskilerini çok net hatırlayabiliyoruz?

Bunlara etkilenmiş anılar deniliyor ve temelinde eski fotoğraflar ve aile hikâyelerine dayanıyor. Genelde bir aile büyüğünden eski bir fotoğraftan yola çıkarak yıllar boyunca dinlediğimiz hikâyeler bir süre sona bizim anılarımız olmaya başlıyor. Instagram üzerinden #FakeMemory hashtag'i altından paylaşılan fotoğraflara ve hikâyelerine bakarsanız ne demek istediğimi örneklerle daha kolay anlayabilirsiniz. Hatta sizlerin de mutlaka en az bir tane böyle hikâyesi olduğuna eminim. Bizim yaş grubumuz için bu hikâyeler belki hafızamızın çok küçük bir kısmını oluşturuyor olabilir ama ya günümüzde neredeyse kullandığımız her cihazın fotoğraf çekebildiği bir dünyada büyüyen çocuklarımızı nasıl bir gelecek bekliyor olacak?

Doğdukları tarihten itibaren önemli her anlarını kaçırmadan fotoğrafladığımız çocuklarımız bugün çok iyi kullandıkları mobil cihazlar üzerinden sürekli bu fotoğraflara erişim halindeler ve henüz 5 yaşlarına bile gelmeden ben bebekken ile başlayan sahte anılara sahipler. Hayatları boyunca da durum bu şekilde devam edecek. Üstelik sorun sadece hatırlamadığımız zamanlarda çekilen fotoğraflarla da sınırlı değil. Kendimizi bildiğimiz anlarda anılarımızı ölümsüzleştirmek için çektiğimiz fotoğraflarda da bir nevi anılarımızı outsource etmiş oluyoruz ve daha sonrasında ise hatırlamak için bu harici hafıza birimlerine bel bağlıyoruz. Bu konuda çalışmaları ile ün yapmış psikolog Linda Henkel de fotoğraf çekmenin kendi gözümüz ile görmeye kıyasla anları daha kolay unutulur hale getirdiğini çalışmalarıyla ispatlıyor.

İnsan hafızası, fotoğrafların kaldırabileceğinden çok daha fazla dinamizm içeriyor. Yani zaman geçtikçe her yeni deneyim ve öğrendiğiniz yeni şeyden sonra yıllar önce çektirdiğiniz bir fotoğrafa bakış açınız ve o fotoğrafla ilgili hatırladığınız anılarınız yeniden şekillenecektir. Sürekli değişen anılara sahip olmak istemiyorsanız fotoğrafları hafızamızın bir yedeği olarak görmekten vazgeçmek iyi bir fikir olabilir. Bana sorarsanız bundan sonra fotoğraf çekerken önce anı yaşayıp ondan sonra ölümsüzleştirmelisiniz. Hele ki fotoğrafladığınız çocuklarınızın büyümesi ise en iyisi bu anları sürekli bir cam arkasından yaşamayı bırakın. Emin olun daha sonra bakarım diye çektiğiniz yüzlerce, binlerce fotoğraf, depolama ünitelerinin bir köşesinde kalacak ve en önemli anılar unutulup gidecek. Çözüm mü istiyorsunuz? Fotoğraflarınızı bastırın ve fiziksel albüm olarak saklayın.

Çekirdek ister gibi tablet mi alınır?

Piyasadaki tablet enflasyonu içinde en doğrusunu seçmek ne yazık ki bu cihazları kullanmak kadar kolay değil.

Bugünlerde herkesin elinde bir tablet var. Nereye baksak birileri kafasını önüne eğmiş ya sosyal medya hesabını kontrol ediyor ya oyun oynuyor ya da kaçırdığı dizileri seyrediyor. Belki de en konforlu anında bile kitap okumayan insanlar metroda, otobüste, ayakta giderken bile ellerindeki tabletlerden kitap okuyor. Teknolojinin bir modası varsa tabletlerin günümüzün trendi olduğu aşikâr. Ancak piyasadaki tablet enflasyonu içinde en doğrusunu seçmek ne yazık ki bu cihazları kullanmak kadar kolay değil. Bu konuda bana gelen soruların artmasından yola çıkarak bu ay ister kendiniz için, ister evdeki ufaklığa doğum günü ya da karne hediyesi olarak en doğru tableti seçme konusunda pratik bir satın alma rehber hazırlamaya karar verdim.

Ülkemizdeki satın alma gücünün çok yüksek olmaması nedeniyle bir çok üründe olduğu gibi teknolojik ürünlerde de fiyatın oldukça önemli bir kriter olduğunu göz ardı edemem ancak kuruyemişçiden çekirdek ister gibi 150 TL'lik tablet, 300 TL'lik tablet gibi bir seçim kriterini anladığımı da söyleyemeyeceğim. Bu anlayış diğer teknolojik cihazları satın alırken de pek doğru değil ama özellikle tabletler konu olunca sizi çok fazla yanıltabileceğini söyleyebilirim. Çünkü en pahalı tabletin en iyisi olmadığı gibi ucuz bir tablet de en kötüsü olmayabiliyor. Dolayısıyla önce ihtiyacınızı belirleyip ona göre karar vermek daha doğru olacaktır.

Bu noktada ilk olarak boyuta karar vermeniz gerekiyor. Eğer uygun fiyat kriterinde ısrarcıysanız 7" ya da 8" tabletler bu dünyaya giriş yapmak için en ideal seçenek olacaktır. Tek elle tutulabilme avantajı ile kitap okumak için toplu taşıma araçlarında bile rahatlıkla kullanılabilir. 9" ve 10" boyutlarına sahip büyük ekranlar ise özellikle oyun oynamayı ve film seyretmeyi sevenler için ideal olacaktır. Tabii ki büyük ekranın çoğu zaman daha kısa pil ömrü demek olduğunu da unutmayın.

İnternette sörf yapmak, elektronik kitap ve dergileri okumak, sosyal medya hesaplarına ulaşmak ve basit oyunlar için yüksek çözünürlüklü bir ekran aramıyorsanız tek çekirdekli bir işlemciye sahip bir tablet size yeterli olabilir. Ancak takılmadan HD çözünürlüklü film ve dizileri oynatmak ya da oyunları oynamak istiyorsanız özellikler içinde minimum çift çekirdekli 1Ghz üstü bir işlemci aramalısınız. Konsolları aratmayan yüksek kalitedeki modern oyunlar için ise herhangi bir 4 çekirdekli işlemci bile size yeterli olmayabilir. Bu durumda kutu üzerindeki özellikler listesini kontrol edip Apple için A6X ya da A7, Android tabletler içinse mutlaka Nvidia Tegra, Samsung Exynos ya da Qualcomm Snapdragon gibi spesifik işlemcilere sahip tabletlere yönelmelisiniz. Tüm uygulamaları çalıştırabilmesi için minimum 1Gb RAM yeterli olacaktır.

Son olarak eğer küçük çocuğunuzun eline vereceğiniz ve bozulsa da umursamayacağınız düşük fiyatlı bir tablet değil de uzun yıllar kullanmayı planladığınız bir tablet alacaksanız arkasında güvenilir bir marka olması tercih sebebi olmalıdır. Eğer iPad almayacaksanız bu şekilde Android sisteminiz için uzun süreler güncelleme alacağınıza emin olabilirsiniz. Her zaman en yeni uygulamaları kullanmanıza imkan tanıyacak bu sistem güncellemelerini en hızlı almanın yolu ise Nexus modellerinde olduğu gibi orijinal Android kullanan bir tablet edinmekten geçiyor.

Mahmut Karslıoğlu
Takip Edin
Kategoriler