Ahmet Ertuğrul

Prince of Persia (2008)

Bu bir tam çözüm değildir. Oyun hikayesi, sürprizleri, detayları (spoiler) hakkında bilgi içerebilir..


Oyunu dün akşam bitirdim. Oyunu biraz öncekileriyle karşılaştırarak biraz eleştireceğim. İyi ve kötü yanlarıyla.

Oyuna ilk başladığımızda "prens"in yeni kıyafeti dikkatimizi çekiyor. Prens kelimesini bilerek tırnak içinde yazdım. Neden olduğunu biraz sonra söyleyeceğim. Oyunun başında prens Farah diye birine sesleniyor. Kaybolmuş herhalde. İlk ve 3. oyundaki Farah'ya seslenmiyor. Hayır, bunun kahramanımızın eşeği olduğunu öğreniyoruz Elika'yla diyaloglarından. Elika oyun boyunca beraber olduğumuz, birlikte düşmanları alt ettiğimiz sihirli güçlere sahip bir prenses. Daha sonra kahramanımızın da prens değil, bir "Tomb Raider" (mezar soyguncusu) olduğu ve Farah'nın 300 yıllık bir mezardan çalınmış altınlarla yüklü olduğu anlaşılıyor. Özellikle Farah'ya böyle bir gönderme olması bana hoş gelmedi açıkçası.

Prensin akrobatik yetenekleri daha da gelişmiş. Örneğin artık tavanlarda da yürüyebiliyor. Onun yanında oyunun yeni ve eşsiz bir dövüş mekanizması var. Artık saldırıları sadece bloklamak dışında düşmanın kombolarını yarıda bırakmak için bloklamada doğru zamanlama da işin içine girmiş. Artı puan.

Eski oyunlarda olduğu gibi artık ekranda tuşlarla gösterilen kombo bilgileri yok ve 4 saldırı tuşu arasında doğaçlama yaparak yeni kombolar keşfediyorsunuz. Bu saldırılar; oyun boyunca değişmeyen ana silahımız olan kılıcımız, Elika'nın büyüleri, prensimizin demir eldiveni ve zıplama. Kombolar yavaş çekim ve düşmanın havaya fırlatma gibi değişik efektlerle görsel bir şölen haline getirilmiş. Gerçi kombolarla ilgili bilgi menüde var ama kombolar tek tek verilmemiş, onun yerine benim karışık bulduğum bu hareket komboyu bitirir, bu başlatır gibi bir sistem kullanılmış. Ayrıca etrafta düşman yokken kılıcımızla pratik yapma imkanımız da yok. Sinematik dövüşler; artı puan. Doğaçlama kombolar; (ilk başta bir eksi gibi görünse de) artı puan. Pratik imkanı yok sadece düşmanlarla savaşırken komboları keşfediyorsunuz; yine önce eksi gibi düşündüm ama artı puan.

Oyun boyunca yapılan görevler birbirine benziyor; eksi puan. Arada Prince of Persia klasiğine bağlı kalarak oyunu da biraz renklendirmek için puzzlelar var. Oyun boyunca topladığımız ışık tohumarıyla tapınakta Elika'ya yeni güçler kazandırıyoruz. Oyuna renk getiren başka bir unsur. Oyunda dikkatimi çeken başka bir güzellik, 3. oyunda başlayan açık alanlarla gelen özgürlük duygusu bu oyundaki devasa boyutlardaki ortamlarla doruk noktasına ulaşmış.

http://www.gamespot.com/pc/actio ... rkingtitle/images/0

Hikayenin diğer oyunlardan tamamen ayrılması, ana karakterin tamamen farklı bir kişi olması bana iyi gelmedi. Hikaye ve karakterlerden şikayetçi değilim ama. Hikayede biraz İran'ın eski dinlerinden dem vurulmuş. İnteraktif dövüş sistemini de göze alırsak belki Montreal Studios God of War'un başarısından etkilenmiş olabilir. Mazdeizmde ve daha birçok İran eski dinlerinde (aslıda bugünkü dinlerde de) görülen düalizm işlenmiş. İyi ve kötünün sonsuz savaşı.

Not: Düalizm, iyi ve kötünün aynı anda varolması demektir. Mazdeizm (Zerdüştlük), iyiliği ve ışığı temsil eden Ahura Mazdâ'nın (oyunda Ormazd) karşısına kötülüğü ve karanlığı temsil eden Angra Mainyu'yu (Ehrimen, oyunda Ahriman; vuran ruh) koyar. İyilikle kötülük maddeyle ruhu aynı anda paylaşmakta ve onlara hakim olmak için savaşmaktadırlar.

Oyunda ölüp tekrar son kayıttan başlama gibi bir durum söz konusu değil. Ne olursa olsun, evet ne olursa olsun bunu oyunun bir aşamasında daha iyi anlayacaksınız, Elika sizi kurtarıyor ve son checkpointe geri götürüyor. Ve bu checkpointlerden gerçekten çok var. Bana kalırsa eski oyunların sisteminden daha güzel, kesintisiz PoP keyfi. Artı puan.

Bu oyunda eski oyunların aksine haritada gerçekten nereye gittiğiniz görebiliyorsunuz. Artı puan. Grafikler çok iyi. Biraz Street Fighter 4’ü andırıyor. Her seferinde tek düşmanla dvüşüyoruz. İkinci oyunda olduğu gibi yeni kılıçlar edinemiyoruz. Onun yanında 1. ya da 3. Oyunda olduğu gibi ufacık zaman hançerine de takılıp kalmış değiliz. Çok güzel, uzun, doğu silah sanatını yansıtan kıvrık bir kılıcımız var.

 

Gamespot’un dediğine göre Elika Natalie Portman’a çok benziyormuş. Nerdeyse aynı kişi gibiler denmiş.



Eski oyunlara göre daha az cutscene var. Hikayeyi daha ayrıntılı bir şekilde anlamak istiyorsanız Elika’yla konuşmanız gerek. Ama hikaye konuşmadan da anlaşılıyor. Oyunun başından itibaren tüm ışık tohumlarını toplamaya çalışırsanız oyunun yarısında tapınaktaki dört gücü elde edebiliyorsunuz. Oyun müziği biraz tekdüze gelebilir ama Elika’nın geri getirdiği mükemmel doğaya uyuyor.

Ubisoft oyun için resmi walkthrough (Türkçe’si tam çözüm olabilir bilmiyorum, oyunda takıldığınız yerde bakmak ya da varsa gizli içeriği bulmak için kullanabileceğiniz oyun rehberi) ve ipuçlarını sitesine koymuş. Ancak buradaki bazı içeriğe ulaşmak için siteye üye olmanız gerekiyor.

http://prince-of-persia.uk.ubi.com/help/

Oyunun sonunu sevmezseniz yazıların bitmesini bekleyin. Oyunun biraz daha devamı var ;)

Son olarak sizle Gamespot video incelemesini ve bir film gibi izleyebileceğiniz yine Gamespot'un 2 saatlik Prince of Persia 4 maratonunun bağlantısını paylaşmak istiyorum.
http://www.gamespot.com/pc/actio ... persia-video-review

http://www.gamespot.com/showcases/prince-of-persia

Düşüncenin Gücü

Beynin somut etkisi

1950'li yıllarda bir İngiliz şilebi Portekiz’den aldığı Madura şaraplarını İskoçya’ya götürür. Demir attığı limanda yükünü boşalttıktan sonra, şilepte çalışan denizcilerden biri unutulan şarap kolisi kaldı mı diye denetlemek üzere soğuk hava deposuna girer. Onun içerde olduğunu fark etmeyen başka bir denizci ise, kapıyı dışardan kapatır. Soğuk hava deposunda mahsur kalan denizci, var gücüyle bağırır, çelik duvarları yumruklar, ama kimseye duyuramaz sesini. Çakısıyla içerden açmaya çalışır kapıyı, mümkün değildir. Boş şilep, yeni yükünü almak üzere Portekiz’e doğru yola çıkar.

Mahsur denizci, depoda açlıktan ölmeyecek kadar yiyecek bulur. Ama deponun dondurucu soğuğuna fazla dayanamayacağının bilincindedir. Kapıyı açamayan çakısıyla, çelik duvarlara kendisini bekleyen ölüm sürecini yazmaya, daha doğrusu kazımaya başlar. Günbegün, adeta bilimsel bir titizlikle soğuğun vücuduna önce uyuşturucu sonra yavaş yavaş öldürücü etkilerini, el ve ayaklarının nasıl duyarsızlaştığını, donan burnunu ve buz gibi havanın dayanılmaz yakıcılığını anlatır.

Şilep Lizbon’a demir attığında, soğuk hava deposunun kapısını açan kaptan, zavallı denizcinin cesediyle karşılaşır. Duvarlara kazıdığı acılı sonunu okur ve.. kendisi de hayretten dona kalır.

Çünkü soğuk hava deposunun derecesi 19′dur. İskoçya’ya götürdükleri Madura şarapları 18 derecede taşınmayı gerektirmiş, şilep yükünü boşalttıktan sonra soğutma sistemi zaten kapatılmış olup, kendi haline bırakılan deponun sıcaklığı bir derece de yükselmiştir.

Yani biçare denizci donarak ölmemiş, donduğunu sandığı (ya da donacağına inandığı) için ölmüştür.
(Kaynak: Bernard Werber, ‘İzafi ve Mutlak Bilgi Ansiklopedisi’)

Yukarıdaki hikayeyi mutlaka bir yerlerde değişik şekillerde okumuşsunuzdur, özellikle paylaşmak istedim çünkü hikayenin doğru ve aslını kaynağı ile görmenizi istedim.

Bir insan donacağına bütünüyle inandığı için asla donulmayacak hatta üşünmeyecek bir yerde donarak ölmüştür. Bu üzüntülü bir hikaye olmakla birlikte bir yandan da insan zihninin daha çok bilinçaltının neler yapabileceğini bize göstermiştir.

Avatar'a sonunda gittim

Film incelemesi. İzlemeyi düşünüp de hala izlememişler okumasa daha iyi :)


Finaller, kapalı gişeler derken bir türlü gidemediğim Avatar'ı sonunda 3 boyutlu olarak izlemek nasip oldu bana da. Her beğendiğim filmden sonra yaptığım gibi yine filmin "bunu gözüm bir yerden ısırıyor" dediğim oyuncuları kontrol etmek için IMDB'ye girdim. Sam Worthington; başrol, filmde "Jake Sully" son Terminatör filminde oynamıştı.

Bir de Albay Miles Quaritch (Stephen Lang). Bu adam kime benziyor derken

Tekken'deki Brian Fury karakterine benzettiğimi anladım. Sonra evde resimleri karşılaştırınca o kadar da benzemediklerini anladım [:X] 

Neyse... filmi beğendim. Film hakkında negatif eleştiriler çok gördüm. Ya da negatif olanlar insanın dikkatini çekiyordur belki bu kadar başarılı bir filmde. Hikayenin orijinal olmamasından tutun da Pandora'nın bir ressamın tablolarından çalındığına, filmin sinema sektörüne vereceği zararlardan, sadece 3 boyutlu gösterildiği için iyi bir film gibi izlenim oluşturduğuna kadar. Çok şükür film yasaklanmadan gidebildim :D

İki yanımda oturan bir abimiz, arada, şöyle dedi oğlu olması muhtemel gence; "...tespitim doğru ama di mi? Modern Kızılderili hikayesi." Bu beni düşünmeye sevk etti. Evet, gerçekten genel tema olarak Amerikan yerlilerinin ana yurtlarının işgaliyle ortak yönleri olabilir. Onun yanında "Na'vi"lerin doğaya verdiği önem, doğadaki her şeyin birbirine bağlı oluşu, avlanmanın ritüelleştirilmesi vs. Kızılderili felsefesine de benziyor. Ancak bu tür bir felsefenin ve Eywa gibi bir doğa tanrıçası/ana tanrıçanın ortaya çıkması her ilkel kültür de mümkündür. Bir de insanlar neden bir şeyi beğenip ondan zevk alacağına, kötü yanlarını arayıp durur o da başka bir konu. Senaryoyla ilgili başka bir eleştiri de zamanında Warcraft III oynamış oyunculardan gelmiş olabilir.

Film 3 boyutlu olmasa da çok rahat, zevkle izlenebilecek bir fantastik macera. Hem görsellik hem de senaryo açısından. Bir ara hikaye yarıda kalacak diye panikledim ama beklediğim gibi olmadı :)

Film bittikten sonra aklımda iki soru kaldı:

Neytiri, Jake'e ilk defa Seze'yi gösterdiğinde "Direk gözlerine bakma" demişti. Şahin, atmaca besleyenler de aynı şeyi söylüyor. Yoksa gözünü oyarmış. Bu bir mit midir yoksa gerçek mi?

İkincisi 3 boyutlu gözlüklerin nasıl çalıştığı. Salona geçene kadar vakit geçirmeye çalışırken sinema afişlerine bakıyordum. Bir tanesinde "XpanD" adlı bu özel gözlüklerin tanıtımı vardı. Bu gözlüklerle görüntü önce sağ sonra sol göze geliyormuş. Bunun için her iki cam da saniyede 140 kez açılıp kapanıyormuş. Nasıl oluyor anlayamadım.

Gitmediyseniz acele edin derim.