Ahmet Ertuğrul

Avatar'a sonunda gittim

Film incelemesi. İzlemeyi düşünüp de hala izlememişler okumasa daha iyi :)


Finaller, kapalı gişeler derken bir türlü gidemediğim Avatar'ı sonunda 3 boyutlu olarak izlemek nasip oldu bana da. Her beğendiğim filmden sonra yaptığım gibi yine filmin "bunu gözüm bir yerden ısırıyor" dediğim oyuncuları kontrol etmek için IMDB'ye girdim. Sam Worthington; başrol, filmde "Jake Sully" son Terminatör filminde oynamıştı.

Bir de Albay Miles Quaritch (Stephen Lang). Bu adam kime benziyor derken

Tekken'deki Brian Fury karakterine benzettiğimi anladım. Sonra evde resimleri karşılaştırınca o kadar da benzemediklerini anladım [:X] 

Neyse... filmi beğendim. Film hakkında negatif eleştiriler çok gördüm. Ya da negatif olanlar insanın dikkatini çekiyordur belki bu kadar başarılı bir filmde. Hikayenin orijinal olmamasından tutun da Pandora'nın bir ressamın tablolarından çalındığına, filmin sinema sektörüne vereceği zararlardan, sadece 3 boyutlu gösterildiği için iyi bir film gibi izlenim oluşturduğuna kadar. Çok şükür film yasaklanmadan gidebildim :D

İki yanımda oturan bir abimiz, arada, şöyle dedi oğlu olması muhtemel gence; "...tespitim doğru ama di mi? Modern Kızılderili hikayesi." Bu beni düşünmeye sevk etti. Evet, gerçekten genel tema olarak Amerikan yerlilerinin ana yurtlarının işgaliyle ortak yönleri olabilir. Onun yanında "Na'vi"lerin doğaya verdiği önem, doğadaki her şeyin birbirine bağlı oluşu, avlanmanın ritüelleştirilmesi vs. Kızılderili felsefesine de benziyor. Ancak bu tür bir felsefenin ve Eywa gibi bir doğa tanrıçası/ana tanrıçanın ortaya çıkması her ilkel kültür de mümkündür. Bir de insanlar neden bir şeyi beğenip ondan zevk alacağına, kötü yanlarını arayıp durur o da başka bir konu. Senaryoyla ilgili başka bir eleştiri de zamanında Warcraft III oynamış oyunculardan gelmiş olabilir.

Film 3 boyutlu olmasa da çok rahat, zevkle izlenebilecek bir fantastik macera. Hem görsellik hem de senaryo açısından. Bir ara hikaye yarıda kalacak diye panikledim ama beklediğim gibi olmadı :)

Film bittikten sonra aklımda iki soru kaldı:

Neytiri, Jake'e ilk defa Seze'yi gösterdiğinde "Direk gözlerine bakma" demişti. Şahin, atmaca besleyenler de aynı şeyi söylüyor. Yoksa gözünü oyarmış. Bu bir mit midir yoksa gerçek mi?

İkincisi 3 boyutlu gözlüklerin nasıl çalıştığı. Salona geçene kadar vakit geçirmeye çalışırken sinema afişlerine bakıyordum. Bir tanesinde "XpanD" adlı bu özel gözlüklerin tanıtımı vardı. Bu gözlüklerle görüntü önce sağ sonra sol göze geliyormuş. Bunun için her iki cam da saniyede 140 kez açılıp kapanıyormuş. Nasıl oluyor anlayamadım.

Gitmediyseniz acele edin derim.

Çocukluğumuzda

Eskiden...

Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı.
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta Babanım bile anahtarı yoktu.
Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi.
Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki.....

En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya,zıplaya yürüyerek gelirdik.

Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler Annemiz gibiydi.
Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bize bir sürahi bir bardak uzatırlar,hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Kısacacı evine gidip gelen (...ki;sadece çişi gelen giderdi evine)elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.

Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırırlardı bizi...
Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz,onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.

Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece; bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar...
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..

Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye
hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında 'vale'lerin, 'bady'lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür.
Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?   
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.

Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ?   
Biz mi istemiştik?
Yoksa birileri mi böyle istedi?..
'Her toplum hakettiği gibi yönetilir'derler ya, hakettiği gibi de yaşar diyelim mi?

Kim yazmış bilmiyorum. Taa uzaklardan bir selam gibi geldi bana.
Üzerimde kalmasın, o yüzden "sana" gönderiyorum. Umarım seninde üzerinizde kalmaz bu selam. Sen de başkalarına gönderirsin.

Alıntıdır

Neden Opera Kullanıyorum?
10.10 kararlı sürüm için tıklayın==>>>>>   [url=http://www.operaturkiye.net/operalat?katilimci=Ahmet Ertugrul][/url]


İnsan ve Gizem

Gün geçmiyor ki paranormal bir haber çıkmasın basında..

"Da Vinci Şifresi"...Dan Brown'un olay yaratan kitabı. Kitap o kadar başarılı oldu ki, her esere nasip olmayan, beyaz perdeye uyarlaması dahi yapıldı. Peki neydi bu kitabı bu kadar başarılı yapan, yazarını da şan, şöhret ve paraya boğan şey? Okumayanlar ya da izlemeyenler için konusunu birkaç cümleyle özetlemek gerekirse; sözde İsa, Maria Magdelena adlı -
tarihçilerce İsa'nın öğretisiyle doğru yolu bulan bir hayat kadını olan - biriyle evlenmiş ve soyunu devam ettirmiştir.

(Maria Magdelena, İsa'nın sağında oturan efemine kişi, Dan Brown'a göre. Aslında İsa'nın havarilerinden Yuhanna. Fotoğraf: Son Akşam Yemeği - Sevgi Aşcı, Deyrülzafaran Kilisesi - Mardin)

Tabi bu kitabın konusu bir kurgudan ibaret olmasına rağmen, yazar öyküsünün içindeki, yer yer tarihsel ve bilimsel gerçekleri de içeren; küçük, can alıcı noktaları birbirine öyle güzel bağlamış ki insanın neredeyse inanası geliyor. Hatta kitap o kadar inandırıcı ki Papa bile eserin, Hristiyanlığın değerlerini korumak adına, bir safsata olduğuna ilişkin bir açıklama yapıyor, muhafazakar Hristiyanlar filminin yapılmasını engellemeye çalışıyorlar. Bunların hepsi kitabın ve yazarın daha fazla tanınmasına yol açtı. Yani aslında onu protesto edenler bir nevi onun bedava reklamını da yapmış oldu.

Israrla kurgu olduğu söylenen bu kitap, buna rağmen, benim aklımda bir soru işareti bıraktı. Yani her ikisinin de; kurgunun da, gerçek olduğu iddia edilen şeyin de mümkün olabileceği düşüncesini aklıma soktu. Bu, Dan Brown'un macera-kurgu dalındaki yazarlık yeteneğinin bir sonucu da olabilir belki sadece ama, felsefedeki "doğru bilginin imkânsızlığı" ilkesini bu bağlamda ele alacak olursak; hele ki tarihi milattan öncelere dayanan böyle bir konuda hangisinin gerçek olduğunu öğrenmek gerçekten imkânsızdır.

Baştaki konumuza geri dönelim. Bu başarıya nasıl ulaşıldı? Cevabı "merak" olabilir mi? İnsanlar merak ederler. İnsanların defalarca uydurma, gerçek dışı ya da cevabı olmadığını duyduğu ama yine de zaman zaman kafalarını meşgul eden konular vardır. Uzaylılar, Maya uygarlığının yok oluşu, Atlantis kıtası, büyü, Mısır piramitlerinin inşası gibi konular...

İşin gerçeği şu ki, insanoğlu cevabını bulamadığı şeylere hayranlık duyar. Gizemi sever, doğaüstü olana inanmak ister. Belki de insan bu soruların cevaplarını bulmak için vardır ya da insan olmasaydı "soru" diye bir şey olur muydu?

Şahsen her şeyin bir cevabının olduğu bir dünya düşünemiyorum. Nasıl insan sorularıyla birlikte var oluyorsa, sorular bitince belki o da biter.