Ercan Uğurlu

Norman Jayden olmaya hazır mısınız?

Korkutucu gerçekle, iki yıl önce unutulan bir Word dosyasıyla karşılaştım.

Geçen gün bilgisayarımda bir dosya ararken –elbette- aradığımı bulamayıp, hiç hatırlamadığım bir başka dosyayla karşılaştım. Bundan 2 yıl kadar önce kaleme aldığım, ancak o tarihten bu yana tavan arasına kalkmış bir Word dosyasıydı bulduğum. Belli ki bir sebepten ötürü hazırlamışım, ancak öyle kalakalmış. Konu 3D teknolojisi. 3D'nin geçmişine yolculuk ve ardından da o güne göre bazı varsayımlarda bulunduğum yazıda, bugün geldiğimiz noktaya bakınca çıkarımlarımın yanlış olmadığını görüyorum. Belki siz de bana katılırsınız? O halde sizlerle yakın geçmişe bir dokunuşta bulunalım ve uzun soluklu bir yolculuğa çıkalım dilerseniz. Yazının sonunda yeniden birlikte olacağız.

***

"3D teknolojisi nereye gidiyor?
'3D', '3B' ve 'üç boyut' gibi farklı isimlerle anılan 3D teknolojisi, bilindiği üzere günümüz teknolojisinin en ilgi çekici konularından birini oluşturuyor. Ancak 3D, her ne kadar son iki yıldır gündemimizi yoğun bir biçimde meşgul etse de, aslında –pek çoğunuzun da bildiği üzere- oldukça köklü bir geçmişe sahip. Şu sıralar her hafta bir yenisinin eklenmesiyle genişlemeye devam eden ve beyaz perde keyfini körüklemeyi başaran '3D filmler furyası' bir yana, televizyonlar ve dizüstü bilgisayarlarla ve hatta -yavaş yavaş da olsa- televizyon yayınlarıyla hayatımızda iyice yer edinmeye başlayan 3D, çok da uzakta olmayan bir gelecekte tüm esprisini kaybederek gayet sıradan, gayet gündelik bir teknoloji olacak bizim için. Ancak isterseniz 3D teknolojisinin nereye gittiğine değinmeden önce, geçmişe dönelim ve bu teknolojiyi biraz daha yakından tanıyalım.

Çok çok uzun zaman önce...
Günümüzden çok çok uzun zaman önce, 1838 yılında, İngiliz bilim adamı ve mucit olarak tanınan Charles Wheatsone tarafından stereopsisin çalışma prensibinin tanımlanmasıyla başlayan 3D yolculuğu, daha sonra yine Wheatsone tarafından 3D görüntüleri göstermek için kullanılan ilk stereoskopun 1840 yılında yapılmasıyla, yalnızca iki yıl içinde geleceğe göz kırpmıştır. Bunun ardından –daha sonra tekrarlarını göreceğimiz gibi- ilk suskunluğuna gömülen 3D teknolojisi, 50 yıllık bir süre boyunca herhangi bir gelişmeyle karşılaşmamıştır. 1890'lı yıllara gelindiğinde ise birden atağa kalkan teknoloji, önce Fransız fotoğrafçı Louis Arthur Ducos du Hauron tarafından Anaglyph metodun yaratılması ile fotoğraf dünyasındaki yerini almış, ardından da İngiliz sinema tarihinin ünlü isimlerinden William Friese-Greene tarafından 3D hareketli görüntülerinin kamerayla yaratılmaya kalkışılması ve 3D film işlemenin patentinin alınması ile büyük aşama kaydetmiştir. Bir çift resmin tek bir pozda birleştirilmesi ile üç boyutlu görüntüyü ortaya koyan Anaglyph metodun 1895'te ortaya çıkmasının ardından, Friese-Greene'in 1898 yılında patent başvurusunu yapmasıyla 'garip' bir şekilde yeniden ortadan kaybolan teknoloji, çeyrek yüzyıla yakın bir süre için rafa kalkmış, inzivaya çekilmiştir adeta. Hakkında ne zaman bir yenilik kaydedilse, hemen ardından tabiri caizse 'arazi' olan 3D teknolojisinin uzun ve meşakkatli yolculuğunu tüm ayrıntılarıyla aktarmanın 'boğucu' olabileceğini göz önünde bulundurarak bu fikrimden vazgeçiyorum. Ancak en azından dönüm noktalarını paylaşmama izin verin.

3D'nin altın zamanları
3D için 1898 yılını ilk dönüm noktası olarak alırsak, ikinci durağımız 1922 yılı olacaktır. İkili görüntü projeksiyonu ve Anaglyph gözlüklerin kullanıldığı "The Power of Love" isimli film, tarihin bilinen ilk üç boyutlu filmi olarak 1922 yılında beyaz perdeye yansımıştır. Bu muhteşem gelişmenin ardından 30 yıl daha ortalardan kaybolan 3D, tam 30 yıl sonra 1952 yılında ilk üç boyutlu renkli film olarak gösterime giren "Bwana Devil" ile geri dönmüş ve üç yıl sürecek olan parlak bir dönemin kapılarını aralamıştır. 1955'e kadar, aralarında "Creature from the Black Lagoon"un da bulunduğu pek çok 3D filmin beyaz perdede gösterildiği yılların ardından bir sonraki 3D dalgası ise, 1980 ile '84 yılları arasında gelmiştir. Elbette bunun kaynağı yine sinema dünyası olmuş ve 3D teknolojisi o dönem pek çok filmde kullanılmıştır. Yakın geçmişte önce 1986 yılında Expo 86 Fuarı için hazırlanan "Transitions" isimli üç boyutlu film ilk IMAX 3D sinemada gösterime girmiş, 1998 yılına gelindiğinde Amerikalı ünlü rock grubu Kiss'in "Psycho Circus" adlı şarkısına çektiği klip 3D gözlükler eşliğinde izlenmiş, bundan yalnızca yedi yıl önce ise ilk IMAX uzun metrajlı üç boyutlu animasyon filmi olarak tanınan "The Polar Express" sinemaseverlerle buluşmuştu. Eh, üç boyutlu film tarihinin en çok kazanan ve hafızalarımıza kazınan James Cameron filmi olan "Avatar" da, 3D teknolojisinin dönüm noktalarından biri olarak çizelgedeki yerini aldı kuşkusuz.

3D teknikleri
Bu kadar tarih bilgisi yeter. Artık yüzümüzü geleceğe dönebileceğimiz bir düzleme ulaştığımıza göre, şimdi 3D tekniklerinden bahsedebiliriz. Az önce de belirttiğim stereopsisten başlamak gerekirse, stereopsis yönteminin, üç boyutlu görüntüyü derinliği ile algılayabilme olanağı sunduğunu söyleyebiliriz. Bildiğiniz gibi her bir gözümüz aynı görüntüyü farklı açılardan algılar. Böylece beynimiz bu iki farklı görüntüyü analiz ederek, konumları yeniden oluşturur ve görüntüleri üç boyutlu olarak algılamamızı sağlar. Bu çalışma prensibine dayanarak hayata geçirilen ilk metot olan Anaglyph metot da basit olarak, gözlük üzerinde kullanılan mavi ve kırmızı renkli malzemelerin, 3D görüntü üzerinde kullanılan kırmızı ve mavi renk filtrelerine duyarlı olmasıyla çalışıyor. Böylece birbirinden farklı görüntüleri görmemizi sağlayan metot, son noktada beynimiz tarafından bu görüntülerin birleştirilmesine neden olarak 3D görüntüye ulaşmamıza imkân tanıyor. Diğer bir 3D tekniği olan polarizasyon filtresi tekniği ise,  yaygın olarak sinemada kullanılmaktadır. Az önce bahsettiğim Anaglyph teknikte kırmızı ve mavi renklerle ayrılan imajlar, polarizasyon filtresi tekniğinde polarize edilmiş ışık sayesinde birbirinden ayrılır. Yatay ve dikey yönde yayılan bu ışıklar, kullanılan polarize gözlüklerle birlikte bir gözün yalnızca yatay, diğer gözün ise yalnızca dikey yöndeki polarize edilmiş ışıkları görebilmesini ve böylece birbirinden farklı polarizasyonlar sayesinde üç boyutlu görüntüye ulaşılabilinmesini sağlar. Günümüzde 3D görüntüyü izlemek için kullanılan en yaygın teknik ise, LCD Shutter. LCD Shutter'a göre daha eski bir yöntem olan polarizasyon filtresi tekniğinde bir göz mavi, diğer göz ise yalnızca kırmızı rengi izleyebilirken, LCD Shutter tekniğinde bir devrime imza atılmıştır. Active Shutter gözlüklerle izlenen bu yöntemle çekilen görüntüler, 120 Hz tarama hızına sahip olarak tasarlanmış. Saniyede iki kare gösterilen bu teknikte, 60 kare sağ, 60 kare ise sol göz için çekiliyor. Yani saniyede 24 kare ile oynatılan bir 3D filmde toplamda 48 kare gösteriliyor ve böylece 3D görüntüye ulaşılabiliyor.

Peki, gelecekte ne olacak?
Şu sıralar en fazla sinema dünyasıyla isminden söz ettiren 3D teknolojisi, elbette daha pek çok alanda kullanılıyor ve kullanılması planlanıyor. Film çekimlerinde hâlihazırda kullanılan çift lensli 3D kameraların yanı sıra, bilgisayar ortamında da 3D içeriklere günümüzde ulaşılabiliyor. Bu sektörde birbirleriyle büyük bir rekabet halinde olan dev firmalar 3D televizyonlar, 3D dizüstü bilgisayarlar, 3D projeksiyonlar ve daha pek çok kolda gerçekleştirdikleri gelişmelerle bu teknolojiyi besliyorlar. Yakın bir zamanda tanıtılan herhangi bir 3D gözlüğe ihtiyaç duymadan izlenebilen 'dahili' 3D televizyonlarını tanıtan bazı firmalar da rekabete heyecan getirmişken, geçmişte bir görünüp bir ortadan kaybolan bu teknoloji bir kez daha 'demode' olmayacak, hatta standartlaşacak gibi görünüyor. Özellikle 'yeni bir teknoloji' olarak nitelendirebileceğimiz Microsoft'un 'Kinect' ismiyle tanıttığı hareket algılama sistemi ile geleceğe henüz 'dokunmuşken', bu teknolojinin 3D ile yakın bir zamanda buluşabileceği fikri, gelecek hakkındaki öngörülerim arasında bulunuyor. Bu fikri ateşleyen etkenden bahsetmem gerekirse, oyunseverlerin yakından tanıdığı Heavy Rain'deki Norman Jayden'ın kullandığı ARI, yani Added Reality Interface sistemi olduğunu itiraf edebilirim. Bir gözlük vasıtasıyla bulunduğuz ortamı tamamen sanallaştırabilen bu sistem, tıpkı Kinect'in sunduğu türde harekete duyarlı bir özgürlük sağlarken, aynı zamanda gözünüzün önüne getirdiği sanal üç boyutlu ortam ile adeta dokunabileceğiniz türde yepyeni bir dünya yaratıyor. Bunun yanında teknoloji dünyasına bomba gibi düşen, kontakt lensin içine dahil edilebildiği ileri sürülen yarı transparan LED'ler ile istediğimiz görüntülerin gözlerimizin önüne getirilebileceği haberi, bu bahsi bir adım öteye taşımak üzere şimdiden hazır gibi görünüyor. Yalnızca gözünüze takacağınız basit bir kontakt lensle birlikte, tamamı sanal düzlemden oluşan bir arabirimi istediğinizde 'dokunarak' yönetebileceğiniz bir teknolojiyi düşünsenize... Sizce de bu biraz korkutucu olmaz mıydı?"

***

Evet, ne diyorduk?
Teknolojiyi ne kadar çok sevsem de açıkçası bu kadar hızlı gelişim ve tüketim çılgınlığının bizleri korkutucu bir geleceğe taşıdığını söyleyebilirim. O izlediğimiz tüm insanla – makineyi karşı karşıya getiren rahatsız edici ancak sadece film formunda "başyapıt" olarak tanımlayabileceğim bilim kurgu sahnelerinin gerçek olma ihtimali beni tedirgin etmiyor değil. Yukarıda bahsettiğim ana konu olan 3D'ye eklemede bulunacak olursam 2 yıl içinde pek değişiklik olmadığını, 3D gözlüklerin sadece biraz form değiştirdiğini ve tarama hızlarının daha yüksek seviyelere çıktığını söyleyebilirim. Ancak beni korkutan asıl gerçek Google Glass'la birlikte geldi. Yakında hepimiz Heavy Rain'den Norman Jayden olacak, gözlüklerimiz veya kontakt lenslerimizle birlikte kah sanal sistemlere erişecek kah gerçek dünyaya widget ve çeşitli uygulamalar arasından bir çerçeve vasıtasıyla bakacağız. Teknolojiyi ne kadar sevsem de, ne yazık ki bu güzel değil, daha çok korkutucu geliyor. Sizce de öyle değil mi?