Ercan Uğurlu

IFA 2014'ün ardından...

Bir IFA Fuarı'nı daha geride bırakırken, olup bitenler hakkında birkaç kelam etmeden duramadım.

Evet, bir IFA Fuarı'nı daha geride bıraktık. Ancak bu defa daha öncekilerden farklı olarak, Dünyaca ünlü IFA 2014 Tüketici Elektroniği Fuarı'na CHIP Online olarak geniş bir kadro ile katılarak tabiri caizse tam bir çıkartma yaptık ve ötesinde, neredeyse tüm gün süren canlı yayınlarla fuarda olup biten her şeyi sizlere anbean aktarmaya çalıştık. Oldukça geniş bir alan üzerine kurulan fuarda tanıtılan en son teknolojileri, ürün tanıtımlarını ve haberleri sizlere gerek Berlin'den düzenlediğimiz canlı yayınlarla, gerek İstanbul'daki ofisimizden yazılı olarak aktardığımız IFA 2014 Fuarı'nın genel değerlendirmesini her ne kadar yine fuar alanının önünde düzenlediğimiz canlı yayınla sizlere aktarmış olsak da, kendi gözümden izlenimlerimi şimdi bir kez daha kaleme alacağım.

Her sene olduğu gibi elbette gerek dünyaca ünlü markalar gerek teknolojiyi takip edenler tarafından oldukça yoğun bir katılımın söz konusu olduğu IFA, artık yavaş yavaş çehre değiştiriyor. Fuarın genel konsepti her ne kadar tüketici elektroniği olsa da, artık işin içinde çok daha geniş bir "teknoloji topluluğu" söz konusu. Görüntüleme teknolojileri, bilgisayarlar, cep telefonları ve diğer ürünler artık internetle birlikte harmanlanarak, tamamen ortak bir platform olarak "hayat teknolojileri" şeklinde bu yıl fuarda karşımıza çıktı. Buna en büyük örneklerden biri ise sanıyorum ki Samsung'un fuarda bizlere sunduğu yenilikler.

Artık evler daha akıllı

Genişlettiği Akıllı Ev portföyünü IFA 2014'te bizlere sunan Samsung, Akıllı Ev hizmetlerine yönelik çalışmalarına hız vererek "Nesnelerin İnterneti" olarak adlandırdığı konsepti fuar alanında CityCube'da ziyaretçilerle paylaştı. Bir süre önce, akıllı ev ve tüketicilere yönelik Nesnelerin İnterneti için açık platform yaratıcısı SmartThings'i satın alan Samsung, görünüşe göre önümüzdeki dönemde de "bağlantılı evler" için ekosistem geliştirmeye devam edecek. Dijital kapı kilitleri ile IP kameraları birbirine bağlayarak güvenlik hizmetlerini geliştirmeyi amaçlayan Samsung, böylece tüketicilerin evlerini dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar anbean takip edebilmelerini gözetiyor. Öte yandan konum farkındalık hizmetleriyle de kullanıcının eve yaklaştığında ışıkların ve klima gibi elektronik eşyaların otomatik olarak açılarak ve daha önceden hazırlanan ayarlar doğrultusunda çalışması sağlanarak, kullanıcının istediği gibi konforlu bir yaşam ortamının hazırlanması sağlanıyor.

Samsung'un fuarda dikkat çeken benzer teknolojileri arasında yine, yeni akıllı çamaşır makinesi CrystalBlue Door ve PowerBot süpürgesi de oldukça dikkat çekiciydi. Samsung'un katıldığım Consumer Electronics konferansında tanıtılan bu iki ürün, artık evlerimizde daha fazla akıllı eşya göreceğimizin kanıtı niteliğinde. Kısaca bahsetmem gerekirse CrystalBlue Door çamaşır makinesi, içine koyulan kıyafetlerdeki kiri analiz ederek deterjanı ve suyu çok daha verimli kullanıyor. Öte yandan PowerBot ise, yerleri otomatik olarak kendisi süpürebiliyor; sensörleri vasıtasıyla duvarları ve çevredeki eşyaları algılayarak çevrelerinden dolaşabiliyor.

Elbette Samsung'un Dünyanın İlk Curved UHD TV'sini de fuarda gördüğümüzü hemen ileteyim. Daha önce yakından inceleme fırsatı da bulduğumuz Curved UHD TV'sine ek olarak yine konferansta Dünyanın İlk 105 inç Bendable (Bükülebilir) UHD TV'sini de tanıtan Samsung, konferans alanını dolduran basın mensuplarının alkışlarını toplamayı bildi. İster düz, ister kavisli olarak kullanılabilen bu ekran, televizyonlara bakış açısını değiştiriyor dersem yanılmış olmam.

Samsung, "kavisi" amirale taşıdı

Elbette fuarda en çok ilgiyi yine cep telefonları gördü. IFA 2014'e, Unpacked 2014 Episode 2 konferasıyla açılışı yapan Samsung, uzun zamandır beklenen Galaxy Note 4'ü burada bizlere tanıttı. Basın mensupları tarafından büyük ilgi gören Note 4'ün ardından bu defa "kavisli kenarlı" Galaxy Note Edge'i de gözler önüne seren Samsung,  büyük bir sürpriz ve sükse yaptı. Büyük bir izdiham eşliğinde özel stüdyoda deneyimleme fırsatı bulduğum her iki cebin hakkındaki ilk izlenimlerimi yine www.chip.com.tr/canli'da bulabilirsiniz. Ancak kısaca yorum yapmam gerekirse, özellikle Note 4, gerçekten muhteşem bir model olmuş. Özellikle S-Pen'in kullanım alanının genişletilmesi ve eskisine nazaran çok daha hassas olması onun gerçek bir kalem gibi kullanılabilmesine imkan veriyor. Eminim sizler de telefonu yakından incelediğinizde bana hak vereceksiniz.

Samsung, cep telefonlarının yanı sıra Note 4 ile kombine olarak kullanılabilen yeni arttırılmış gerçeklik gözlüğü Gear VR'ı da gözler önüne serdi. Oculus işbirliğiyle geliştirilen Gear VR, etkinliğin en çok ilgi çeken ürünlerinden biri oldu. Ayrıca Samsung'un fuardan hemen önce tanıttığı Gear S akıllı saati de sahneye çıktı. Akıllı saatlerde klavye devrini başlatmaya hazırlanan ve telefondan bağımsız olarak çalışan Gear S, akıllı saatlere bakış açısını değiştirmekle kalmayacak aynı zamanda daha işlevsel kullanılabilmesini sağlayacak gibi.

Internet of Things, Xperia çıkarması ve dahası...

Samsung'un dışında IFA 2014'te daha pek çok yenilikçi ürün ve teknoloji yer aldı. Gün boyunca süren canlı yayınlarla hepsini sizlere CHIP Online üzerinden taşımaya çalıştık. Bunlara örnek olarak yine fuarın çehresinin artık "hayat teknolojilerine" kaymaya başladığının kanıtı Philips standında da bizleri karşıladı. Tıpkı Samsung'un "Nesnelerin İnterneti" konsepti gibi Philips de "Internet of Things" konseptiyle tamamen internetle harmanlanmış teknolojik ürünlerinin tanıtımını gerçekleştirdi. Akıllı mutfak bileşenleri, akıllı hava temizleyici, Smart Baby monitör ve daha fazlasını Philips standında yakından inceleme fırsatı bulduk.


IFA 2014'te bizzat deneyimleme fırsatı bulduğum ürünler arasında elbette Sony'nin beklenen yeni amirali Xperia Z3 de vardı. Uzun zamandır sızıntılarla gündemi meşgul eden Xperia Z3, Xperia Z3 Compact ve Xperia Z3 Compact Tablet'le birlikte kameramıza takıldı. Ayrıca Sony'nin yeni akıllı saati SmartWatch 3 ve SmartBand Talk da deneyimlediğim ve ilk izlenimlerimi sizlere aktardığım diğer Sony ürünleriydi.

Yine Huawei'nin fuarda tanıttığı akıllı cepleri Ascend Mate 7 ile Ascend P7'i ve Huawei'nin giyilebilir teknolojiler alanındaki ilk ürünü TalkBand'i yakından görme fırsatı bulduğum fuarda, Huawei Türkiye Pazarlama İletişim Direktörü Mine Zaim'le de keyifli bir söyleşi gerçekleştirme fırsatı buldum. Yine bu röportajı CHIP Online üzerinde bulabilirsiniz.

IFA 2014 DeğerlendirmesiIFA 2014 Değerlendirmesi
Dünyanın en büyük elektronik şovu IFA 2014'ü yerinde takip ettik.

Çok gezdik, çok gördük

Fuar süresince ekip olarak çok gezdik, çok gördük ve açıkçası her ziyaret ettiğimiz stant, her deneyimlediğimiz ürün ve düzenlediğimiz röportajlar neticesinde oldukça da eğlendik. Elbette tüm gün süren koşturmacanın yorucu olmadığını da inkar edemem. Umarım buna değmiştir ve sizlere canlı olarak aktarmaya çalıştığımız yayınlarımızı beğenmişsinizdir.

Sürçü lisan ettiysek affola. IFA 2015'te yeniden görüşmek üzere!

Sosyal medya gerçekten baş belası mı? Yoksa...

Sosyal medyayı karşınıza almamanızda fayda var...

Aslında söze sosyal medya ile değil, teknolojinin çok hızlı, "çabuk çabuk" gelişimiyle başlamak istiyorum. Özellikle son birkaç yılda teknolojinin son kullanıcıya etkisi o kadar olumlu bir şekilde yansıdı ki, adeta hayat standartlarımız farklılaştı. Akıllı telefonlar, tabletler falan derken elimizden düşüremediğimiz cihazlar oluverdiler birdenbire. Teknik değerleri yükselen kameraları ile birlikte gördüğümüz hemen her şeyi fotoğraflar veya video olarak kaydeder de olduk bunun yanında. Oldukça da hızlı adapte olduk bu değişime. Çok değil, geriye dönüp yakın geçmişe baktığımızda aslında bu "ani" değişimi fark etmek mümkün. Buna ilişkin en net fotoğraflardan birine de yanda yer verdim. Fotoğrafın üst kısmındaki kare 2005 yılında XVI Benedict'in Papa'lık seçiminden. Hemen alttaki fotoğraf ise bu yıl Papa'lığa getirilen Pope Francis'in seçim gününden. Aradaki fark gayet net, açık. Kapaklı cep telefonlarından dokunmatik ekranlı akıllı telefon ve tabletlere hızlı bir sıçrayış gerçekleştirmişiz, değil mi?

Asıl konumuz olan sosyal medyaya gelecek olursak, sosyal medya ile artık düşüncelerimizi ve bu düşüncelerimizi aktardığımız yazılı ve çizili materyalleri çevremiz, arkadaşlarımız ve hatta dünyayla rahatlıkla paylaşabiliyoruz. Facebook, Twitter, YouTube, Google+, Pinterest, Instagram ve diğer sosyal platformlar vasıtasıyla yepyeni dostluklar kuruyor, tartışmalara katılıyor, yeni şeyler öğreniyor ve adeta sanal platformda nefes alıp veriyor, yaşıyoruz. Ekranlar çoğaldıkça, yalnızlaşan insanlar gibi görünsek de aslında geçmişe nazaran çok daha kalabalık bir hayatımız var. Yalnızca platformlar farklı. Sosyal platform üzerindeki yaşam biçimini sosyal hayata taşıyabilenlerse tam anlamıyla hayatın içinde aktif şekilde yer alıyorlar. Bu sonucu özellikle son dönemde yaşanan olaylardan da açık bir şekilde çıkartabiliyoruz. Taksim Gezi Parkı olayları ile sosyal medya gücünü bir kez daha tüm dünyaya kanıtladı. Yapılan bir araştırmaya göre 11 Haziran 2013 tarihine kadar Gezi Parkı ile ilgili atılan Tweet'lerin sayısı 12.633.099. Yine aynı tarihe dek Tweet atan toplam kullanıcı sayısı ise 1.265.567. Muhtemelen bu tarihe dek bu sayı ikiye katlanmıştır.

Peki, başlıkta da belirttiğim gibi, sosyal medya gerçekten baş belası mı, yoksa değil mi? Sosyal medya yöneticiliğe de yapmış biri olarak söylüyorum ki, sosyal medya zaman zaman baş belası olabiliyor. Bu fikre katılıyorum. Zira konuşulmasını hiç istemediğiniz konular, hakkınızda olumsuz fikirler, kişiliğinize ve tavrınıza yönelik eleştiriler ve hatta hakarete varan söylemler az önce belirttiğimi kadar kişi tarafından klavyeye dökülüyor ve bu yazılanlar, çizilenler, fotoğraf ve videolar dünyanın dört bir yanına tek tıkla ulaşıyorsa, sosyal medya sizin için beladan başka bir şey değildir. Ancak diğer yandan, bunca insanı bir araya getiren, adeta tek yumruk yapan bir güçtür de. O nedenle sosyal medyanın başınıza bela olmaması için, onu karşınıza almamanızda fayda var.

Diğer yandan, sosyal medyada yazılanlar sizin de başınıza bela açabilir. Başkaları hakkında haksız ve hakarete varan söylemler, başınızı belaya sokabilir. (Veya tamamen kendinize güveninizi zedeleyebilir; https://www.chip.com.tr/haber/fac ... tiniz-mi_40777.html) O nedenle sosyal medyada yazıp çizdiklerinize de dikkat etmekte fayda var. Özellikle Twitter üzerinden Hashtag'leri kullanarak yaptığınız paylaşımlar sadece arkadaş listenize değil, tüm dünyaya yayılıyor. Eğer dilinize hakim olamayan biri iseniz, en azından profilinizi koruma altına almanızda fayda var.

Norman Jayden olmaya hazır mısınız?

Korkutucu gerçekle, iki yıl önce unutulan bir Word dosyasıyla karşılaştım.

Geçen gün bilgisayarımda bir dosya ararken –elbette- aradığımı bulamayıp, hiç hatırlamadığım bir başka dosyayla karşılaştım. Bundan 2 yıl kadar önce kaleme aldığım, ancak o tarihten bu yana tavan arasına kalkmış bir Word dosyasıydı bulduğum. Belli ki bir sebepten ötürü hazırlamışım, ancak öyle kalakalmış. Konu 3D teknolojisi. 3D'nin geçmişine yolculuk ve ardından da o güne göre bazı varsayımlarda bulunduğum yazıda, bugün geldiğimiz noktaya bakınca çıkarımlarımın yanlış olmadığını görüyorum. Belki siz de bana katılırsınız? O halde sizlerle yakın geçmişe bir dokunuşta bulunalım ve uzun soluklu bir yolculuğa çıkalım dilerseniz. Yazının sonunda yeniden birlikte olacağız.

***

"3D teknolojisi nereye gidiyor?
'3D', '3B' ve 'üç boyut' gibi farklı isimlerle anılan 3D teknolojisi, bilindiği üzere günümüz teknolojisinin en ilgi çekici konularından birini oluşturuyor. Ancak 3D, her ne kadar son iki yıldır gündemimizi yoğun bir biçimde meşgul etse de, aslında –pek çoğunuzun da bildiği üzere- oldukça köklü bir geçmişe sahip. Şu sıralar her hafta bir yenisinin eklenmesiyle genişlemeye devam eden ve beyaz perde keyfini körüklemeyi başaran '3D filmler furyası' bir yana, televizyonlar ve dizüstü bilgisayarlarla ve hatta -yavaş yavaş da olsa- televizyon yayınlarıyla hayatımızda iyice yer edinmeye başlayan 3D, çok da uzakta olmayan bir gelecekte tüm esprisini kaybederek gayet sıradan, gayet gündelik bir teknoloji olacak bizim için. Ancak isterseniz 3D teknolojisinin nereye gittiğine değinmeden önce, geçmişe dönelim ve bu teknolojiyi biraz daha yakından tanıyalım.

Çok çok uzun zaman önce...
Günümüzden çok çok uzun zaman önce, 1838 yılında, İngiliz bilim adamı ve mucit olarak tanınan Charles Wheatsone tarafından stereopsisin çalışma prensibinin tanımlanmasıyla başlayan 3D yolculuğu, daha sonra yine Wheatsone tarafından 3D görüntüleri göstermek için kullanılan ilk stereoskopun 1840 yılında yapılmasıyla, yalnızca iki yıl içinde geleceğe göz kırpmıştır. Bunun ardından –daha sonra tekrarlarını göreceğimiz gibi- ilk suskunluğuna gömülen 3D teknolojisi, 50 yıllık bir süre boyunca herhangi bir gelişmeyle karşılaşmamıştır. 1890'lı yıllara gelindiğinde ise birden atağa kalkan teknoloji, önce Fransız fotoğrafçı Louis Arthur Ducos du Hauron tarafından Anaglyph metodun yaratılması ile fotoğraf dünyasındaki yerini almış, ardından da İngiliz sinema tarihinin ünlü isimlerinden William Friese-Greene tarafından 3D hareketli görüntülerinin kamerayla yaratılmaya kalkışılması ve 3D film işlemenin patentinin alınması ile büyük aşama kaydetmiştir. Bir çift resmin tek bir pozda birleştirilmesi ile üç boyutlu görüntüyü ortaya koyan Anaglyph metodun 1895'te ortaya çıkmasının ardından, Friese-Greene'in 1898 yılında patent başvurusunu yapmasıyla 'garip' bir şekilde yeniden ortadan kaybolan teknoloji, çeyrek yüzyıla yakın bir süre için rafa kalkmış, inzivaya çekilmiştir adeta. Hakkında ne zaman bir yenilik kaydedilse, hemen ardından tabiri caizse 'arazi' olan 3D teknolojisinin uzun ve meşakkatli yolculuğunu tüm ayrıntılarıyla aktarmanın 'boğucu' olabileceğini göz önünde bulundurarak bu fikrimden vazgeçiyorum. Ancak en azından dönüm noktalarını paylaşmama izin verin.

3D'nin altın zamanları
3D için 1898 yılını ilk dönüm noktası olarak alırsak, ikinci durağımız 1922 yılı olacaktır. İkili görüntü projeksiyonu ve Anaglyph gözlüklerin kullanıldığı "The Power of Love" isimli film, tarihin bilinen ilk üç boyutlu filmi olarak 1922 yılında beyaz perdeye yansımıştır. Bu muhteşem gelişmenin ardından 30 yıl daha ortalardan kaybolan 3D, tam 30 yıl sonra 1952 yılında ilk üç boyutlu renkli film olarak gösterime giren "Bwana Devil" ile geri dönmüş ve üç yıl sürecek olan parlak bir dönemin kapılarını aralamıştır. 1955'e kadar, aralarında "Creature from the Black Lagoon"un da bulunduğu pek çok 3D filmin beyaz perdede gösterildiği yılların ardından bir sonraki 3D dalgası ise, 1980 ile '84 yılları arasında gelmiştir. Elbette bunun kaynağı yine sinema dünyası olmuş ve 3D teknolojisi o dönem pek çok filmde kullanılmıştır. Yakın geçmişte önce 1986 yılında Expo 86 Fuarı için hazırlanan "Transitions" isimli üç boyutlu film ilk IMAX 3D sinemada gösterime girmiş, 1998 yılına gelindiğinde Amerikalı ünlü rock grubu Kiss'in "Psycho Circus" adlı şarkısına çektiği klip 3D gözlükler eşliğinde izlenmiş, bundan yalnızca yedi yıl önce ise ilk IMAX uzun metrajlı üç boyutlu animasyon filmi olarak tanınan "The Polar Express" sinemaseverlerle buluşmuştu. Eh, üç boyutlu film tarihinin en çok kazanan ve hafızalarımıza kazınan James Cameron filmi olan "Avatar" da, 3D teknolojisinin dönüm noktalarından biri olarak çizelgedeki yerini aldı kuşkusuz.

3D teknikleri
Bu kadar tarih bilgisi yeter. Artık yüzümüzü geleceğe dönebileceğimiz bir düzleme ulaştığımıza göre, şimdi 3D tekniklerinden bahsedebiliriz. Az önce de belirttiğim stereopsisten başlamak gerekirse, stereopsis yönteminin, üç boyutlu görüntüyü derinliği ile algılayabilme olanağı sunduğunu söyleyebiliriz. Bildiğiniz gibi her bir gözümüz aynı görüntüyü farklı açılardan algılar. Böylece beynimiz bu iki farklı görüntüyü analiz ederek, konumları yeniden oluşturur ve görüntüleri üç boyutlu olarak algılamamızı sağlar. Bu çalışma prensibine dayanarak hayata geçirilen ilk metot olan Anaglyph metot da basit olarak, gözlük üzerinde kullanılan mavi ve kırmızı renkli malzemelerin, 3D görüntü üzerinde kullanılan kırmızı ve mavi renk filtrelerine duyarlı olmasıyla çalışıyor. Böylece birbirinden farklı görüntüleri görmemizi sağlayan metot, son noktada beynimiz tarafından bu görüntülerin birleştirilmesine neden olarak 3D görüntüye ulaşmamıza imkân tanıyor. Diğer bir 3D tekniği olan polarizasyon filtresi tekniği ise,  yaygın olarak sinemada kullanılmaktadır. Az önce bahsettiğim Anaglyph teknikte kırmızı ve mavi renklerle ayrılan imajlar, polarizasyon filtresi tekniğinde polarize edilmiş ışık sayesinde birbirinden ayrılır. Yatay ve dikey yönde yayılan bu ışıklar, kullanılan polarize gözlüklerle birlikte bir gözün yalnızca yatay, diğer gözün ise yalnızca dikey yöndeki polarize edilmiş ışıkları görebilmesini ve böylece birbirinden farklı polarizasyonlar sayesinde üç boyutlu görüntüye ulaşılabilinmesini sağlar. Günümüzde 3D görüntüyü izlemek için kullanılan en yaygın teknik ise, LCD Shutter. LCD Shutter'a göre daha eski bir yöntem olan polarizasyon filtresi tekniğinde bir göz mavi, diğer göz ise yalnızca kırmızı rengi izleyebilirken, LCD Shutter tekniğinde bir devrime imza atılmıştır. Active Shutter gözlüklerle izlenen bu yöntemle çekilen görüntüler, 120 Hz tarama hızına sahip olarak tasarlanmış. Saniyede iki kare gösterilen bu teknikte, 60 kare sağ, 60 kare ise sol göz için çekiliyor. Yani saniyede 24 kare ile oynatılan bir 3D filmde toplamda 48 kare gösteriliyor ve böylece 3D görüntüye ulaşılabiliyor.

Peki, gelecekte ne olacak?
Şu sıralar en fazla sinema dünyasıyla isminden söz ettiren 3D teknolojisi, elbette daha pek çok alanda kullanılıyor ve kullanılması planlanıyor. Film çekimlerinde hâlihazırda kullanılan çift lensli 3D kameraların yanı sıra, bilgisayar ortamında da 3D içeriklere günümüzde ulaşılabiliyor. Bu sektörde birbirleriyle büyük bir rekabet halinde olan dev firmalar 3D televizyonlar, 3D dizüstü bilgisayarlar, 3D projeksiyonlar ve daha pek çok kolda gerçekleştirdikleri gelişmelerle bu teknolojiyi besliyorlar. Yakın bir zamanda tanıtılan herhangi bir 3D gözlüğe ihtiyaç duymadan izlenebilen 'dahili' 3D televizyonlarını tanıtan bazı firmalar da rekabete heyecan getirmişken, geçmişte bir görünüp bir ortadan kaybolan bu teknoloji bir kez daha 'demode' olmayacak, hatta standartlaşacak gibi görünüyor. Özellikle 'yeni bir teknoloji' olarak nitelendirebileceğimiz Microsoft'un 'Kinect' ismiyle tanıttığı hareket algılama sistemi ile geleceğe henüz 'dokunmuşken', bu teknolojinin 3D ile yakın bir zamanda buluşabileceği fikri, gelecek hakkındaki öngörülerim arasında bulunuyor. Bu fikri ateşleyen etkenden bahsetmem gerekirse, oyunseverlerin yakından tanıdığı Heavy Rain'deki Norman Jayden'ın kullandığı ARI, yani Added Reality Interface sistemi olduğunu itiraf edebilirim. Bir gözlük vasıtasıyla bulunduğuz ortamı tamamen sanallaştırabilen bu sistem, tıpkı Kinect'in sunduğu türde harekete duyarlı bir özgürlük sağlarken, aynı zamanda gözünüzün önüne getirdiği sanal üç boyutlu ortam ile adeta dokunabileceğiniz türde yepyeni bir dünya yaratıyor. Bunun yanında teknoloji dünyasına bomba gibi düşen, kontakt lensin içine dahil edilebildiği ileri sürülen yarı transparan LED'ler ile istediğimiz görüntülerin gözlerimizin önüne getirilebileceği haberi, bu bahsi bir adım öteye taşımak üzere şimdiden hazır gibi görünüyor. Yalnızca gözünüze takacağınız basit bir kontakt lensle birlikte, tamamı sanal düzlemden oluşan bir arabirimi istediğinizde 'dokunarak' yönetebileceğiniz bir teknolojiyi düşünsenize... Sizce de bu biraz korkutucu olmaz mıydı?"

***

Evet, ne diyorduk?
Teknolojiyi ne kadar çok sevsem de açıkçası bu kadar hızlı gelişim ve tüketim çılgınlığının bizleri korkutucu bir geleceğe taşıdığını söyleyebilirim. O izlediğimiz tüm insanla – makineyi karşı karşıya getiren rahatsız edici ancak sadece film formunda "başyapıt" olarak tanımlayabileceğim bilim kurgu sahnelerinin gerçek olma ihtimali beni tedirgin etmiyor değil. Yukarıda bahsettiğim ana konu olan 3D'ye eklemede bulunacak olursam 2 yıl içinde pek değişiklik olmadığını, 3D gözlüklerin sadece biraz form değiştirdiğini ve tarama hızlarının daha yüksek seviyelere çıktığını söyleyebilirim. Ancak beni korkutan asıl gerçek Google Glass'la birlikte geldi. Yakında hepimiz Heavy Rain'den Norman Jayden olacak, gözlüklerimiz veya kontakt lenslerimizle birlikte kah sanal sistemlere erişecek kah gerçek dünyaya widget ve çeşitli uygulamalar arasından bir çerçeve vasıtasıyla bakacağız. Teknolojiyi ne kadar sevsem de, ne yazık ki bu güzel değil, daha çok korkutucu geliyor. Sizce de öyle değil mi?