Mustafa Acungil

Gelecek, Tarih, Sosyoloji, Yapay Zeka, Bilim Kurgu, Fantastik Kurgu ve diğerleri...

Dijitalleşmede Corona vitesi

Dijital dönüşüm zaten çok hızlıydı. Artık hızı baş döndürücü.

Hız bazen ne olup bittiğinden daha önemli. Değişim tamam ama bir hıza kadar. Ölüyor olmak tamam ama bir hıza kadar.

Dijital dönüşümün topluma etki etme hızıyla başa çıkmakta zorlanıyorduk ki, daha beter bir bela çıktı karşımıza: Ölüm hızımız. Corona’nın öldürme oranı çok yüksek değil, öldürdüğü risk grupları zaten ölüme daha yakınca olanlar… Ama işte yayılma hızıyla birleşince bu öldürme oranı, öldürme oranı değil de öldürme hızıyla büyük bir sorun haline geliyor.

Öte yandan, hastalıkla başa çıkma sürecimizin asıl büyüğü, ölümlerden sonra gelecek. Bir ilaç ya da tedavi, bir aşı bulunamazsa artan ölümlerle geçen uzunca bir dönemimiz olacak. Sonra ölümler azalacak. Sonra hastalık ortadan kalkacak ya da ölümler artık az sayıya, özel bir dikkat gerektirmeyen seviyeye inecek. İyi de o zamandan sonra başlayan asıl şey ne?

Tüm bir yaşam tarzımız. İşlerimizi yapma tarzımız. Ülkeleri yönetme tarzımız. Her şey. Corona’dan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ülkelerin güçleri, etki seviyeleri değişecek. Bir ülkenin yapacağı şeyler ve küresel olarak yapılacak şeyler diye tanımladığımız kavramlarda değişiklikler olacak. Bir şirket nedir, ne işe yarar; yeniden sorgulayacağız. Hepsi… Her şey… Yeniden sorgulanacak. Yeniden yapılanacak.

Ve bu yeniden yapılanma süreci, dijital dönüşümün getirdiği değişikliklerin Corona ortamındaki alışkanlıklarla aşırı yaygınlaşmış ve hızlanmış olması sonucu, çok daha büyük bir çarpan etkisiyle gerçekleşecek. İşler kaldığı yerden toparlanarak devam etmeyecek. Corona öncesinden devam etmeyecek. Corona sırasında oluşan yeni alışkanlıkların etkisiyle bambaşka bir şekilde devam edecek.

Kapatılan mağazaların hepsi yeniden açılmayacak. Ne gerek var ki? Dijital üzerinden satışlar gayet güzel yürüyor; iyice görmüş olacağız.

Kapatılan işyerlerinin hepsi yeniden açılmayacak. Bir kısmı belki zaten dijital platform üzerinde varlığını devam ettirecek. Hatta belki Corona öncesine göre müşterilerini tüm dünya üzerinde çok daha büyük sayıya ulaştırmış olarak.

İnsanlar ücretsiz izne ayrıldıkları işlere geri dönmeyecek belki de. Ara dönemde dijital ortamlar üzerinden yeni yetkinlikler, yeni para kazanma modelleri oluşturmuş olacaklar.

Hazırlıklı olmak gerekli. Corona’yla mücadele döneminde hayat kısıtlanmayacak, dijital üzerinden çok daha sınırsız olarak akmaya alışacak. Bu dönemi iyi değerlendirenler, geleceğe çok daha hızlı ışınlanacaklar.

Bir yandan şöyle bir güzellik var: Normalde dijital dönüşümün etkileri daha sindire sindire ve yavaş gerçekleşecekti ve bu hızın seviyesi, toplumsal anlayışların ve yasaların değişmesinin ancak süreçten ezilenlerin epeyce birikmesinden sonra mümkün olmasını getirecekti. Oysa şimdi değişim aşırı hızlı gerçekleşecek ve toplumsal yapıların yeniden oluşturulması, yasaların uyum sağlaması, vatandaşlık maaşı gibi kavramların hayata geçmesi çok daha hızlı olacak.

Corona’nın önemli etkilerinden biri de insanın ancak çalışıp para kazanmasıyla bir değer olduğuna ilişkin çarpık anlayışın sarsılması; her insan, sadece insan olmakla değerli zaten.

Wuhan

Yüzyıllar öncesiyle farklılıklar ve benzerlikler...

Şimdiki halimiz ve geçmişteki benzerleri gerçekten benzer mi acaba? Bazı yönlerden beklenmedik benzerlikler var ve sürüyor, bazı şeylerse o kadar farklı ki ama biz sanki eskiden de şeyler şimdiymiş gibi hayal ediyoruz elimizden başka türlüsü gelmediğinden.

Wuhan’dan çıkan şu hastalığı düşünün… SARS, MERS… Bunların bir türevi gibi duruyor… Öldürme oranları bu hastalıkların yüzde 10, yüzde 40 gibi ifade ediliyor. Bulaştığı her yüz kişiden onunu gibi… Geçmişteki Kara Veba gibi salgınlar kadar öldürücü gibi geliyor kulağa. Benzer bir risk altında mıyız? Geçmişteki o dönemlerle farklılıklar çok fazla. Ama benzerlikler de var…

Birkaç farklılık birkaç benzerlik üzerinde durayım. Tam bir liste oluşturmak niyetinde değilim.

Öldürme oranındaki farklılıkla başlamakta fayda var. Kara Veba ve benzeri hastalıkların üçte bir civarı öldürme oranından bahsedilir. Ama bulaştıklarının üçte biri değil: Tüm nüfusun üçte biri. Tüm ülkenin… Yani Wuhan’ın nüfusu diyelim 6 milyonsa 2 milyonunun ölmesi bahsettiğim şey. Ya da Çin’in nüfusu diyelim 1,5 milyarsa yarım milyarının ölmesi… Aynı şey olmadığı kesin.

Eskiden nüfusun ne kadarını öldürdüğüyle öldürme oranı ölçülüyordu, şimdi bulaştıklarının ne kadarını öldürdüğüyle ölçülüyor. Çünkü eskiden bulaşıcı hastalık diye bir şeyin var olduğu bilinmiyordu zaten. Daha doğrusu belki bir hastalık olarak görülüyordu hastalık da, nasıl bulaştığı, nasıl korunulacağı konusunda cehalet çok yüksekti. Karantina yaklaşımları çok ilkeldi. İletişim teknolojileri çok yetersizdi. Ve birçok önemli fark. O zamanki bilgi seviyesiyle şu anki bilgi seviyemiz arasında o kadar devasa fark var ki, o zamanki bilgi seviyesine kendimizi indirgeyip hayatı nasıl görürdük diye düşünebilmek için ciddi bir hayal gücü ve sağlam bir edebi yetenek gerekli.

Yani hastalıkların algısı, mekanizmalarının keşfi, salgınlarla mücadele yöntemleri gibi konularda çok büyük farklar var.

Peki benzerlikler yok mu? Var tabii, onlar da çok.

Mesela hastalığı Tanrının gazabına bağlayıp tedavi unsurlarına kafa yormayanlar… Geçmişte de vardılar şimdi de varlar.

Mesela insanların inançları ve dayanışmalarından aldıkları destekler gibi unsurları küçümseyenler…

Mesela böyle ölümcül ve kontrolü imkansıza yakın unsurları biyolojik silah gibi kullanmayı düşünenler…

Mesela evrimsel süreçte bundan daha bile ölümcül salgınların kendiliğinden her an oluşabileceği olgusunu akıl dışı görenler…

Mesela böyle beklenmedik bir ölümün korkusuyla titreyip hayatında acayip değişiklikler yaparken, bir yandan çok daha kesin bir şekilde kendini öldürüyor olan alışkanlıklarını değiştirmeye eli varamayanlar…

İnsanlık ve ortaya çıkardığı medeniyet devasa adımlarla ilerliyor. Ama insanın kendisi temelde o kadar da değişiyor mu; pek de emin değilim.

Bukra’yı niye yazdım ya da niye roman yazıyorum?

Bukra’yı niye yazdım? Neden roman yazıyorum? Neden kurgu yazıyorum? Neden yazıyorum? Sondan başlayıp cevaplayayım...

Bukra’yı niye yazdım? Neden roman yazıyorum? Neden kurgu yazıyorum? Neden yazıyorum?

Sondan başlayıp cevaplayayım bunları…

Yazıyorum çünkü yazmak benim için akış hali eylemlerinden. Yazarken akış haline geçiyorum. Öğrenmek, okumak, anlatmak, yazmak… Bunlar benim bağımlı olduğum, akış halinde gerçekleştirdiğim, içinde kendimi kaybettiğim, aşık olduğum eylemler. Yani istesem de duramam; hem neden isteyeyim ki durmayı! Yazarken benim. Yazarken bir bütün olarak benim, bilincimle, bilinç altımla, bedenimle, kainatla bağlantımla, hayatımın anlamı üzerinde yürüyüşümle… Yazarken “bir ben vardır bende benden içeri”deki gibi benim.

Konuşan bilincim değil, anlatan bilincim değil, yazan bilincim değil. Aracıyım ben. Ve aracılık ettiğim yük öyle yüklü ki, onu içimde hapsedebilmem mümkün değil.

Yazıyorum, çünkü yazmak zorundayım.

Neden kurgu yazıyorum? Çünkü anlatmak yetmiyor. Kurgu dışı kitaplarım; anlatan, açıklayan kitaplar. Bağlı olduğum yerde sadece analizler, açıklamalar yok… Öyküler var, anlar var, anlatılar var, kelimeler var, sahneler var, karakterler var; içimde çokluk var. Şiire, kurguya, kelimeye kendimi kaptırınca öyle güzel ki her şey, öyle alımlı, öyle çekici, öyle kapıp götürücü ki… Kurgunun yanında, analizler, açıklamalar zayıf birer çırpıntı. Şiirlerim var benim, öykülerim var, romanlarım var; onları yazmıyorum, dinliyor ve aktarıyorum. Zaten var onlar, benim bulmamı bekleyen cevherler, madenler, kaynaklar… Ben olmasam gün ışığına çıkmayacak şeyler; ancak benim zihnimin, kişiliğimin, biriktirdiklerimin haritasıyla ulaşılabilir onlara. Bir özelliğim yok, özel biri değilim; bunlar, bende birikenlerle erişilebilir olanlar… Sonsuzdan, çokluktan, zenginlikten, bolluktan yaratımlar… Keşifler her biri, keşiflerim…

Neden roman yazıyorum? Öyle özel bir amaçla yapmıyorum ki, elimi attığımda, kulağımı verdiğimde gelen her ne ise öyle çıkıyor: Bir şiir olarak bazen… İki satır, üç satır ya da onlarca sayfa bir şiir. Bir öykü olarak kiminde… Öykü zinciri belki. Kimisi roman. Ve kimisi roman serisi…

En az kırk roman var kıpırtıları bilincime doğru yükselen. Bukra Ömürkapan yazılmış ve yayınlanmış durumda. Okudunuz mu?

Beni dinlemiş, izlemiş, benimle konuşmuş olanlara davetimdir: Merak edin; bu adam nasıl roman yazar acaba diye… Alın, okuyun, arkasında 40 roman var yazılmayı bekleyen; okuyun ki romana aksın klavyem.

Şiddete son!

Kadına, savunmasıza, anlık olarak kendini koruyamayan zayıf güçlü herhangi bir insana... Her türlü şiddete son!

Vahşi ve zalim bir canlıyız. Göze görünür büyük ebatlı canlılar içinde kendi türünü öldürmekte insan kadar aşırı giden var mıdır acaba? Şiddet olayları tekil şeyler değil, yönelimimizde, varlığımızda olan bir eğilimin ifadesi. Çok dikkatli olmalıyız, şiddete giden yolları kolaylaştırmamalıyız. İnsanları şiddetten korumalı, şiddet uygulama potansiyelleri olanları da bundan caydırmalıyız.

Şiddet uygulayan insanlara hoşgörü göstermeye yönelik yaklaşımların en hafifi bile öyle sakıncalı ki! Neymiş efendim, şöyle giymiş böyle giymiş... Şiddeti düşünüp uygulayan insanda sorun. Karşısındaki daha kapalı giyinseydi, endamını bahane edecekti. Endamını bile kapatacak şekilde giyinmiş olsa yüzünün güzelliğini bahane edecekti. Yüzü peçeli olsa gözünün pırıltısını bahane edecekti. Kadınları tamamen soyutlasanız ortamdan, etrafındaki erkeklerden kimilerinin davranışlarını, ne biliyim yüzlerinin inceliğini, güzelliğini vesaire bahane edip onlara yönelecekti. Şiddeti tahrik etmek diye bir şey yoktur. O kıvama gelmiş bir şiddet yönelimi, her türlü kendine bahane bulur.

Hepimiz mazlum olma riski kadar zalim olma riski de taşıyoruz. Kapitalizmin yönlendirmesiyle, ne yapabiliyorsak yapabiliriz, bir şeyi yapabiliyorsak yapmamız için bu yeterli nedendir yaklaşımı içinde yaşıyoruz. Bir yandan da dijitalin herşeyi başka bir boyuta taşıyan yapısıyla riskler çok daha yükseliyor.

Kendiniz, çocuğunuz, çevrenizdeki insanlar... Bir online oyunda çatır çatır şiddet uygularken biraz daha düşünün. Beyniniz için bunu gerçekten yapmakla oyunda yapmak arasındaki fark çok ince... Dijital kimlikler ardına gizlenip ağır aşağılamalarla yorumlarda bulunurken bir daha düşünün... Gerçek hayattaki davranışlarınızda benzer tavırları gerçekten göstermeye her seferinde biraz daha yaklaşıyorsunuz.

Bir günde katil olunmaz çoğu zaman. O da öğrenilen bir süreçtir. Ve suçta da huni hattı geçerlidir. Bu kötüye dönüşüm sürecine ne kadar çok insan girerse, ara aşamalardaki dönüşüm oranı ne kadar artarsa cinayetlerle de o kadar çok karşılaşırız.

Kapitalist ve dijital dünyanın göbeğinde ayıkıp kendimize gelmeliyiz. Kadim bilgiler hala geçerli: Kendimize odaklanıp kendimizi terbiye için çalışmazsak, hiç beklemediğimiz kötülükleri yapmaya giderek daha yaklaşıyor olabiliriz.

Çerçeveler

Yeni bir dünya oluştu, oluşmaya devam ediyor. Ama o dünyada eski dünyanın çerçeveleriyle var olmaya çalışıyoruz.

Yeni doğan bir insan, neredeyse hiçbir çerçeveye hapsolmamış olarak gelir. Hangi ırktan, topluluktan, kültürden kaynaklı DNA’lara sahip olursa olsun, yeni doğan bir çocuğu mesela hangi dilin konuşulduğu bir yere bırakırsanız, nerede büyürse, ana dili oranın dili olur. Hatta o kadar ki, hangi sesleri birbirinden ayırt edip edemeyeceğini, hangi yüzleri birbirinden daha iyi ayırt edebileceğini bile içinde büyüdüğü ortam şekillendirir.

Yani birtakım çerçevelerle geliyoruz, ama o çerçeveler bir hayli geniş, uyumluluk kapasitesi çok yüksek insanın.

Ama işte, başlangıçta öyle.

Ailelerimiz başlar bizi sakatlamaya… Bunu bazen düşüncesizce, bazen apaçık bir kötülükle yapabilirler; çoğunlukla bize verdikleri zarar ve sakatlama iyi niyetli olur. Aileler çerçevelerimizi oluşturmaya ve bunu yaparken de olasılıklarımızı kısıtlamaya başlarlar. Bunu yapmaya zorunludurlar da. Düşünsenize bir bebek ateşin yaktığını bile bilmez ve ateşi avuçlamaya çalışması gayet olasıdır. Bunun için kısıtlanmayı bile ‘öğrenmesi’ gerekir. Güzel de hele de günümüzde hiçbir aile bu kısıtlamaları olabilecek en az seviyede yapmayı önceliklendirmiyor kolay kolay.

Asıl felaket ise okul yıllarına geldiğimizde gerçekleşir ve öyle bir kez değil, tekrar tekrar gerçekleşir. İlkokul öncesi yılları bir kenara koyalım, ilkokul biri ele alalım mesela. Türkiye şartlarında diyelim yaklaşık bir milyon çocuğun hepsine deriz ki: Bak evladım, müfredat diye bir şey var ve bu senin için iyi. Senin için de iyi, senin için de, senin için de, hepiniz hepiniz için… Aynı müfredat, tamamen aynı şekilde, aynı hızda. Ayakkabı numaralarınız bile birbirinin aynı değil ama olsun bu iyi işte hepiniz için; biz biliyoruz.

Sabit ve herkes için aynı müfredat, herkes için aynı öğrenme hızı, herkes için aynı öğrenme yöntemleri… Bu çılgınlık, insanlık tarihine sanayi döneminde sızmış bir zehirdir. Asker vatandaş, işçi vatandaş yetiştirmek için, kitleleri kontrol etmek ve her bireyi birbirinin kopyası haline getirmek için düşünülmüş, kendi döneminde belki birtakım geçerliliklere sahip olup artık hiçbir hükmü kalmamış bir yaklaşımdır.

Birinci sınıftan itibaren zehirleniriz: Düşünme! Hayal etme! Farklılaşma! Bu çerçeve senin için iyi. Bak ne güzel müfredat belli, sınavlar var, sınavların konuları ve zamanları belli, alabileceğin maksimum puan belli, her şey belli, buna göre çalış ve ne olman gerekiyorsa onun en iyisini ol! Yedik biz de!! Yedik mi? Yedik, ne yazık ki… Çünkü bu saçmalığı bize sadece bir sene dayatmadılar ki! 4 + 4 + 4 = 12. Üstüne 4 sene de üniversite, etti mi 16. Süreçte bir yerlerde hazırlık okuduysanız 17. Diyelim bir de yüksek lisans attınız üzerine, 19, neredeyse 20. O yirmi yılın her biri üzerimize atılmış bir kamyon ölü toprağıdır. 20 kamyon ölü toprağının altındayız. Hele de başarılı bir eğitim hayatınız olduysa; yandınız. Bu sabit çerçeve ve onu yaparsak iyi olacağınız yaklaşımı DNA’nıza kadar işlemiş olabilir.

Üstelik eğitim hayatıyla da bitmez konu. Çalışma hayatına girdiyseniz, orada da görev tanımları var. KPI’lar, performans ölçütleri var. Primler var, performans görüşmeleri var, ihtarlar var, var da var…

Çalışma hayatı da yakın zamana kadar ve belki pek çok kurum için hala hazır çerçevelerin dayatılıp durduğu yerlerdir.

Sorun şu ki, bunlar artık çalışmıyor. Hazır çerçeveler hiçbir işe yaramıyor. Pek çok kurumda insanlar başarılıyken işten çıkarılmaya başladılar. Uzun zamandır hiçbirimiz aldığımız eğitimin bizi hayata hazırladığı konusunda bir umuda pek de sahip değiliz. Sabit çerçeveler çalışmıyor!

Size bir sır vereyim mi: Zaten aslında hiçbir zaman çalışmamışlardı. Geçmişte bile, sanayi toplumunun en şaşaalı dönemlerinde bile, bu sabit çerçeveler; öngörülen ve kimin tarafından yönetildiği belirsiz, kişinin kendi çıkarıyla çok zaman ciddi çatışmalar taşıyan bir ‘ulusal çıkar’a uyumluydu en fazla.

Geldiğimiz nokta şu: Neredeyse her insan, her türlü koşula uyum sağlamak ve sürekli değişip dönüşmek için donanımlı bir şekilde hayata gelmişken, neredeyse her biri sabit ve kendisine dayatılmış çerçeveleri doldurmaktan ibaret bir yetkinlik seviyesine indirgenmiş. Sanayi toplumunda bu sabit çerçeveler zaman zaman çalışır gibi yapıyor ve sık sık da topluca çuvallıyorlardı. Hibrit dünyada sabit çerçeveler hiç çalışmıyor artık.

Takip Edin