Mustafa Acungil

Gelecek, Tarih, Sosyoloji, Yapay Zeka, Bilim Kurgu, Fantastik Kurgu ve diğerleri...

Zenginleştirilmiş doğal zeka ve çağdaş robotlar 1

Otobot (Kamil Asma, 24 Ocak 2054)

Robotlarla ilgili fantastik hayaller hiç bitmedi. Ama bu alanda onlarca yıldır birikmiş deneyim, robotlarla ilgili gelişmelerin giderek daha mekanik ve güç avantajını kullanmaya yönelmesini sağladı.

Artık biliniyor ki, robotlar robot kelimesinin ilk kullanımından çok daha önce insan hayatına girmişti. Otomobil ilk yaygın ve karmaşık robotlardan biriydi. Ama onun çok öncesinde su vidası gibi binlerce yıl eskiye kadar giden pek çok şey yapılmıştı.

Benim çağımda, robotun yaygın kabul gören tanımlarından biri şu: “Uygulanacak güç, sağlanacak mekanik etki, ya da katlanılması gereken ortam şartları bakımından insan sınırlarının yeterli gelmediği alanlarda, insan zekasına sürekli ya da süreksiz bağlı olarak kullanılan ve nanodan galaktik boyutlara kadar ulaşabilen araçlar.”

Gündelik kullanıma geçmiş bazı örnekler vermek sanırım konunun daha iyi anlaşılmasını sağlar.

En yaygın kullanımlardan biri, otobotlar. Tahmin ettiniz sanırım, otobotlar ulaşım için kullanılıyorlar. Ama kullanıcı ihtiyaçları ve ortam şartlarına çok daha duyarlılar. Direksiyon, pedaller, aynalar gibi arayüzlere sahip değiller. Bunlar yerine kullanıcısı ile global kablosuz ağ üzerinden bir sanal güvenlik koridoru ile sürekli bağlantı içindeler. Kullanıcı aracın içindeyken ya da dışındayken, hatta yarım dünya uzağındayken bile bu bağlantı aktif hale getirilip kullanılabiliyor.

Otobotların en önemli özelliklerinden birisi, kullanıcıların sadece gitmek istedikleri noktayı belirtmelerinin yetmesi. Başka bazı parametreler de isteğe bağlı olarak belirtilebiliyor: Ortalama hız, geçilecek yolların manzara durumu, tercih edilen enerji kaynağı gibi… Eğer sadece gitmek istenen yer belirtilmişse diğer tüm tercihleri, otobot –daha önce kullanıcısının yapmış olduğu tüm tercihlerden analiz yaparak- kendisi kullanıyor ve sizi yerinize ulaştırıyor. Eğer çeşitli parametreler belirtilmişse, otobot en iyi beş olasılığı hesaplayıp olası rotaları kullanıcısına sunuyor ve yapılan tercihi daha sonraki otomatik tercihlerde kullanılacak veri bankasına ekliyor.

Otobotun en önemli özelliklerinden birisi, trafik kurallarını ihlal edememesi. Bir başka önemli özelliği ise, olası enerji kaynakları içinde en uygununu seçip kullanabilmesi. Tipik bir otobot, güneş enerjisi, hidrojen pili, benzin ve diğer enerjilerin artıklarının dönüştürüldüğü elektrik enerjisi kaynaklarından herhangi birini kullanabiliyor ve hareket halindeyken bile bu enerji kaynakları arasında kesintisiz geçiş yapabiliyor.

Otobotun size ilk başta garip gelebilecek önemli bir kısıtı ise, önceden tanımlanmış kurallar dışı durumlarda inisiyatif kullanamaması. Geçmiş onyıllardaki programlama deneyimleri, bu tür durumlar için yapay zeka geliştirme çalışmalarının çok dramatik kazalara sebep olabildiğini gösterdi. Kural dışı ve hasar potansiyeli olan bir durum oluşacağı anlaşıldığı anda, otobot en hızlı ve güvenli bir şekilde kontrolü tamamen kullanıcısına aktarmaya çalışır. Direksiyon ve vites kolu bile olmayan bir ortamda bu nasıl yapılabilir diye düşünebilirsiniz. Ama unutmayın ki, bahsettiğim kontrol mekanik bir kontrol değil. Böyle bir durumda insan kullanıcı otobotun içinden ya da bulunduğu dış mekandan kontrolü kendisi alır ve tüm kararlar bu insan tarafından alınır. Otobot risk seviyesi normale indiğinde kullanıcıya durumu bildirir ve tekrar minimal insan kontrolü içeren normal kullanıma geçilebilir.

Otobot risk durumu oluştuğu anda kontrolü insan kullanıcısına devredemezse, en çabuk ve güvenli yoldan trafik dışı kalır. İçinde tehlikede olabilecek canlılar varsa, onları olabilecek en güvenli şekilde tahliye eder. İçindeki canlılar bir dış tehditle karşı karşıya ise, onların içeride ve ulaşılamaz durumda olmasını sağlar. İçerideki risk dışarıdaki riski aşarsa, bu durumdan tahliyeden başka şansı kalmaz.

Otobotlar kişisel kullanım için insanın minimal kontrolüne göre tasarlanmışlardır. Toplu taşıma gibi alanlarda ise, otobotların hangi şartlarda neler yapabilecekleri çok daha belirgin olduğu için insan kontrolü hemen hemen yoktur. Sadece insan denetimi uygulanır. Kriz durumlarında toplu taşıma otobotları da yine diğer otobotlar için tarif edilen şekilde davranırlar.

Otobotların dünya ekonomisine en önemli katkılarından birisi, maliyeti en düşük yakıt seçimini sürekli olarak yapabilmesidir. Mesela biraz uzakça bir mesafeye gideceğinizde otobot eğer yer üzerinde güneş enerjisinden yararlanamıyorsa ve bunu engelleyen bulutların üzerine çıkıp havadan güneş enerjisini kullanarak gitmesi toplam enerji maliyetini azaltacaksa, bulutların üzerine çıkarak hedefine doğru yol alır.

Zenginleştirilmiş doğal zekadan henüz bahsetmediğimin farkındayım. Üstelik robot tanımı da ilginizi çekmiş olabilir ve başka örnekler duymak için meraklanmışsınızdır. Sonraki yazılarımda bu konulara tekrar değinmeye çalışacağım.

(2054'te yaşayan Kamil Asma'nın dilinden, Yazar: Mustafa Acungil)

Ada, balık ve deniz

(Kamil Asma, 10 Ocak 2054)

Japonlar hala dünya üzerinde en etkili toplumlar arasında.

Ama robotlar sayesinde değil. Neyse robotlar başka bir hikaye, bu hikaye ise ada, balık ve deniz üzerine.

Bin yılı aşkın bir süre değişmeyen bir imparator soyu yaşatabilmiş başka toplum var mıdır? Son derece geleneksel bir toplum, ama bazı alanlarda da bir o kadar yenilikçi.

Sizin zamanınızda elektronik, ileri teknoloji üretimi, kalite gibi alanlarla dünyada kendine yer açan Japonya, nüfusunu barındıracak yeterince toprak bulamamaktan çok çekti. Kazanımları ve nüfusu giderek artarken artık üzerine küçük gelen sayılı adaya sıkışmış durumdaydı.

Asya’ya doğru genişlemeyi daha önce denemiş ve ağzı yanmıştı. Pasifik’in diğer kıyısına saldırmayı bile denemiş ve bundan ağzı çok kötü yanmıştı. Ekonomik genişlemesine paralel olarak başka ulusların içinde yerleşmeyi de denedi Japonlar. Ama sahip oldukları deniz aşırı şirketlerin yönetimi için zorunlu ve geçici olarak başka toplumlar içinde yaşayan sayılı Japon ve tatillerinde dünyanın dört bir yanını gezen turist Japonlar haricinde hiçbir fertleri uzun süreli olarak başka bir toplumla kaynaşamıyordu.

Ve Japonlar yüzlerini denize döndü.

Diyetlerinin çok büyük bir kısmını balık ve diğer deniz ürünleriyle sağlayan ulus, ileri teknoloji ve araştırma geliştirme çalışmalarını denizde yaşama yönlendirdi. Doğrusu karada onlar kadar sıkışmış durumda olmayan bir ulusun katlanamayacağı zor dönemlerden geçtiler.

İlk denizaltı şehirleri çok rahatsızdı. Aslında zorunlu olarak gerçek gemi ve denizaltılarda yaşamaya başlayan insanlarla başladı her şey.

Sonra bazı açılardan bu yaşamın karadaki kimi alternatiflerden daha iyi olduğunu keşfedenler oldu. Balık istifi yaşadıktan sonra karayla deniz çok da farklı değildi.

Bu alana akıtılan büyük araştırma geliştirme fonları ve binlerce kafanın yıllarca süren emeği sonucunda denizde yaşam ortalama bir Japon için tercih edilir hale geldi.

Japon okyanus koloni şehirlerinin gelişmesinde en etkili unsurlardan biri denizden ve deniz altı kaynaklardan enerji sağlanmasındaki keşifler ve iyileştirmeler oldu. Deniz altı volkanik kaynakların kullanımı, bakterilerle sağlanan üretimler ve tabii ki bol ve bereketli deniz besinleri! Balina popülasyonları üzerine kurdukları çiftlikler bir devrim niteliğindeydi. En devrimci yönü, balinaların serbest olmasıydı. Sayısal imkanları kullanarak balinaları doğal ortamlarında takip altına aldılar. Üremeleri, dolaşımları, beslenmeleri gibi konulardaki sırları çözdüler. Okyanus koloni şehirlerinin en önemli besin kaynaklarından biri –üstelik balina soyunu tehlikeye atmadan- balinalar oldu.

Bir diğer gelişme, yüzdürülebilen ve istenilen seviyede batık durumda tutulabilen şehirlerin inşa edilmesiydi. Bunlar öncelikle sadece dikey olarak hareketliliğe sahip yerleşimler oldular. Ama zamanla daha küçük şehirler tamamen seyyar hale de geldiler.

Japonya, dünyada etkili olmasının önündeki en büyük engeli aşmanın yolunu böyle buldu. Birkaç adacığa sıkışmış bir topluluk, o adacıkların sadece kapısı olduğu bir yeni imparatorluk kurdu. Dünyanın ilk okyanus imparatorluğu!

(2054'te yaşayan Kamil Asma'nın dilinden, Yazar: Mustafa Acungil)

Avrupa yolları dar

(Kamil Asma, 2 Ocak 2054)

Avrupa Birliği Türkiye’yi tam üyeliğe almadı. Artık bunun pek olasılığı da kalmadı.

Hoş, 2053 Türkiyesinin pek de umurunda olan bir durum değil bu.

Avrupa Birliği’nin parlak yıldızı ikinci bin yılın ilk birkaç on yılında solmaya başladı. Bu karmaşık yapının gücünü koruyamamasında en önemli etkenin en küçük toplumsal birim olan aile olması insanı biraz hüzünle de olsa güldürüyor.

Bilimin hızlı gelişimi, Avrupalılara tarih boyunca geçerli olmuş birtakım ana unsurlardan bağımsız oldukları yanılgısını yaşattı. Aile kurumunun çağdaş bir olgu olarak gücünü kaybettiği yanılgısı Avrupa’ya pahalıya patladı.

İnsan ömrünün uzaması sonucu orta yaş ve üzeriyle ilgili de insanların büyük beklentilere sahip olması yelpazenin bir ucunda önemli bir sorundu. Evlenmeme ve evli kalmama oranlarının hızla artması, insanların ev hayvanı sahibi olmayı çocuk sahibi olmaya tercih etmeleri, Avrupa nüfusunun azalmasına sebep oldu. Azalması o kadar önemli değil ama bir de zaten azalan bu nüfusun yaş ortalaması iyiden iyiye ilerledi.

Avrupa Birliği bir yaşlı insanlar birliği haline geliyordu. Yöneten ve çoğunluktaki yaşlılarla yönetilen ve azınlıktaki gençler arasındaki gerilimin kıvılcımlarının yangınlara dönüşmeye başladığı ilk ülke Fransa’ydı. Geçmişin şartlarına göre oluşturulmuş sosyal devlet ilkelerinin yaşlıları çoğunlukta gençleri azınlıkta olan bir toplumda uygulanabilmesi mümkün değilken, iktidardaki yaşlılar değişimin gereklerini yerine getirmemekte direndiler. Geçmişi boyunca hakların çatışmayla elde edildiği bu kıtada gençler ve yaşlılar arasında onlarca seneye yayılan büyük sürtüşmeler yaşandı. Kuşak farkı, koca koca ekonomilerin enerjilerini tüketen bir sürtünme hattı oldu.

Bir diğer sürtünme hatları erkeklerle kadınlar arasında ortaya çıktı. Aileye çok önem veren ve eşcinselliği tamamen toplum dışı gören bir yapıdan bir-iki kuşak içinde eşcinselliğin gayet normal karşılandığı bir yapıya dönüşen Avrupa, bu büyük dönüşümün etkilerini yeterince analiz edecek zamana sahip olamadı. Bu gelişmeye paralel olarak üreme konusunda bilimsel gelişmelerin hayata pratik etkiler yapmaya başlaması işleri çığırından çıkardı. Kadınlar erkekler olmadan çocuk sahibi olabilmeye başladı. Uzun ve görece sağlıklı ömürleriyle, erkekler çocuk sahibi olma ihtiyacını çok hissetmeden kendi içlerinde ilişkilere daha fazla yönelmeye başladılar.

Kadınlarla erkeklerin bazı bölgelerde birbirinden ayrı bir ırkmış ya da türmüş gibi uzaklaşmaya başladığı görüldü. Cinslerin birbirine olan ihtiyaçlarının bir yanılsama sonucu bile olsa azaldığının düşünülmesi erkek ve kadın arasında da bir sürtüşme hattı oluşmasına sebep oldu. Avrupa’nın enerjisini tüketen önemli bir delik de bu konudaydı.

Avrupa bir başka sürtüşme hattını da bölgesel olarak yaşamaya başladı. Kuzey Avrupa ve Güney Avrupa’nın temel değerleri arasındaki büyük farklar giderek önem kazanıyordu. Kuzey tipi demokrasi, Akdeniz Avrupasına fazla geliyordu. Akdeniz tipi aile anlayışını kuzeyin anlaması mümkün olmuyordu. Özellikle birliğe son genişleme sürecinde alınan Doğu Avrupa ülkelerinin tekrar güçlenen Rusya’nın etki alanına tekrar girmeye başlaması da doğu ve batının farklı ‘dillerde’ konuşmasını bir problem haline getirdi.

Yaşlıyla genç, kadınla erkek, kuzeyle güney, doğuyla batı arasında artarak devam eden sürtüşmeler Avrupa’nın ayaklarını bağladı. Bir de bunlara Avrupa’da nüfus oranı olarak önemli bir güç haline gelmiş olan Müslüman azınlıklar ve onların toplum içinde asimile edilememesi eklenince, Avrupa kendi iç sorunlarıyla boğuşan ve birlik olmanın avantajlarını değil dezavantajlarını yaşayan kof bir güç haline geldi.

Avrupa’nın içinde silkinip ayağa kalkabilecek büyük güçler vardı tabii. Ama birlikle ilgili atılmış imzalar, alınmış kararlar, bu ülkelerin bağımsız olarak kendi kaderlerini çizebilmelerini geciktirdi.

Avrupa Birliği, uzun yıllar süren görüşmelerin ardından Türkiye’yi tam üyeliğe almayacağını kabul etmek zorunda kaldığında, kendi kaderini çizmiş durumdaydı. Birlik, gücünü Türkiye’yi almayarak artan bir oranda kaybetti. Birtakım tarihçiler hala, Birliğin Türkiye’yi alsaydı büyük güç kaybedecek olduğunu çeşitli gerekçelerle izah ediyorlar.

Hani nezleyle ilgili demişler ya, ilaç alırsan bir haftada geçer ilaç almazsan yedi günde… Avrupa Birliği ile ilgili de şöyle bir espriyi sık sık duyarsınız 2050’li yıllarda. Avrupa Birliği Türkiye’yi alsa 2-3 on yılda yıkılırdı. Türkiye’yi almadı 20-30 yılda yıkıldı.

(2054'te yaşayan Kamil Asma'nın dilinden, Yazar: Mustafa Acungil)

Takip Edin