Mustafa Acungil

Gelecek, Tarih, Sosyoloji, Yapay Zeka, Bilim Kurgu, Fantastik Kurgu ve diğerleri...

Dijitalleşmede Corona vitesi

Dijital dönüşüm zaten çok hızlıydı. Artık hızı baş döndürücü.

Hız bazen ne olup bittiğinden daha önemli. Değişim tamam ama bir hıza kadar. Ölüyor olmak tamam ama bir hıza kadar.

Dijital dönüşümün topluma etki etme hızıyla başa çıkmakta zorlanıyorduk ki, daha beter bir bela çıktı karşımıza: Ölüm hızımız. Corona’nın öldürme oranı çok yüksek değil, öldürdüğü risk grupları zaten ölüme daha yakınca olanlar… Ama işte yayılma hızıyla birleşince bu öldürme oranı, öldürme oranı değil de öldürme hızıyla büyük bir sorun haline geliyor.

Öte yandan, hastalıkla başa çıkma sürecimizin asıl büyüğü, ölümlerden sonra gelecek. Bir ilaç ya da tedavi, bir aşı bulunamazsa artan ölümlerle geçen uzunca bir dönemimiz olacak. Sonra ölümler azalacak. Sonra hastalık ortadan kalkacak ya da ölümler artık az sayıya, özel bir dikkat gerektirmeyen seviyeye inecek. İyi de o zamandan sonra başlayan asıl şey ne?

Tüm bir yaşam tarzımız. İşlerimizi yapma tarzımız. Ülkeleri yönetme tarzımız. Her şey. Corona’dan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ülkelerin güçleri, etki seviyeleri değişecek. Bir ülkenin yapacağı şeyler ve küresel olarak yapılacak şeyler diye tanımladığımız kavramlarda değişiklikler olacak. Bir şirket nedir, ne işe yarar; yeniden sorgulayacağız. Hepsi… Her şey… Yeniden sorgulanacak. Yeniden yapılanacak.

Ve bu yeniden yapılanma süreci, dijital dönüşümün getirdiği değişikliklerin Corona ortamındaki alışkanlıklarla aşırı yaygınlaşmış ve hızlanmış olması sonucu, çok daha büyük bir çarpan etkisiyle gerçekleşecek. İşler kaldığı yerden toparlanarak devam etmeyecek. Corona öncesinden devam etmeyecek. Corona sırasında oluşan yeni alışkanlıkların etkisiyle bambaşka bir şekilde devam edecek.

Kapatılan mağazaların hepsi yeniden açılmayacak. Ne gerek var ki? Dijital üzerinden satışlar gayet güzel yürüyor; iyice görmüş olacağız.

Kapatılan işyerlerinin hepsi yeniden açılmayacak. Bir kısmı belki zaten dijital platform üzerinde varlığını devam ettirecek. Hatta belki Corona öncesine göre müşterilerini tüm dünya üzerinde çok daha büyük sayıya ulaştırmış olarak.

İnsanlar ücretsiz izne ayrıldıkları işlere geri dönmeyecek belki de. Ara dönemde dijital ortamlar üzerinden yeni yetkinlikler, yeni para kazanma modelleri oluşturmuş olacaklar.

Hazırlıklı olmak gerekli. Corona’yla mücadele döneminde hayat kısıtlanmayacak, dijital üzerinden çok daha sınırsız olarak akmaya alışacak. Bu dönemi iyi değerlendirenler, geleceğe çok daha hızlı ışınlanacaklar.

Bir yandan şöyle bir güzellik var: Normalde dijital dönüşümün etkileri daha sindire sindire ve yavaş gerçekleşecekti ve bu hızın seviyesi, toplumsal anlayışların ve yasaların değişmesinin ancak süreçten ezilenlerin epeyce birikmesinden sonra mümkün olmasını getirecekti. Oysa şimdi değişim aşırı hızlı gerçekleşecek ve toplumsal yapıların yeniden oluşturulması, yasaların uyum sağlaması, vatandaşlık maaşı gibi kavramların hayata geçmesi çok daha hızlı olacak.

Corona’nın önemli etkilerinden biri de insanın ancak çalışıp para kazanmasıyla bir değer olduğuna ilişkin çarpık anlayışın sarsılması; her insan, sadece insan olmakla değerli zaten.

Wuhan

Yüzyıllar öncesiyle farklılıklar ve benzerlikler...

Şimdiki halimiz ve geçmişteki benzerleri gerçekten benzer mi acaba? Bazı yönlerden beklenmedik benzerlikler var ve sürüyor, bazı şeylerse o kadar farklı ki ama biz sanki eskiden de şeyler şimdiymiş gibi hayal ediyoruz elimizden başka türlüsü gelmediğinden.

Wuhan’dan çıkan şu hastalığı düşünün… SARS, MERS… Bunların bir türevi gibi duruyor… Öldürme oranları bu hastalıkların yüzde 10, yüzde 40 gibi ifade ediliyor. Bulaştığı her yüz kişiden onunu gibi… Geçmişteki Kara Veba gibi salgınlar kadar öldürücü gibi geliyor kulağa. Benzer bir risk altında mıyız? Geçmişteki o dönemlerle farklılıklar çok fazla. Ama benzerlikler de var…

Birkaç farklılık birkaç benzerlik üzerinde durayım. Tam bir liste oluşturmak niyetinde değilim.

Öldürme oranındaki farklılıkla başlamakta fayda var. Kara Veba ve benzeri hastalıkların üçte bir civarı öldürme oranından bahsedilir. Ama bulaştıklarının üçte biri değil: Tüm nüfusun üçte biri. Tüm ülkenin… Yani Wuhan’ın nüfusu diyelim 6 milyonsa 2 milyonunun ölmesi bahsettiğim şey. Ya da Çin’in nüfusu diyelim 1,5 milyarsa yarım milyarının ölmesi… Aynı şey olmadığı kesin.

Eskiden nüfusun ne kadarını öldürdüğüyle öldürme oranı ölçülüyordu, şimdi bulaştıklarının ne kadarını öldürdüğüyle ölçülüyor. Çünkü eskiden bulaşıcı hastalık diye bir şeyin var olduğu bilinmiyordu zaten. Daha doğrusu belki bir hastalık olarak görülüyordu hastalık da, nasıl bulaştığı, nasıl korunulacağı konusunda cehalet çok yüksekti. Karantina yaklaşımları çok ilkeldi. İletişim teknolojileri çok yetersizdi. Ve birçok önemli fark. O zamanki bilgi seviyesiyle şu anki bilgi seviyemiz arasında o kadar devasa fark var ki, o zamanki bilgi seviyesine kendimizi indirgeyip hayatı nasıl görürdük diye düşünebilmek için ciddi bir hayal gücü ve sağlam bir edebi yetenek gerekli.

Yani hastalıkların algısı, mekanizmalarının keşfi, salgınlarla mücadele yöntemleri gibi konularda çok büyük farklar var.

Peki benzerlikler yok mu? Var tabii, onlar da çok.

Mesela hastalığı Tanrının gazabına bağlayıp tedavi unsurlarına kafa yormayanlar… Geçmişte de vardılar şimdi de varlar.

Mesela insanların inançları ve dayanışmalarından aldıkları destekler gibi unsurları küçümseyenler…

Mesela böyle ölümcül ve kontrolü imkansıza yakın unsurları biyolojik silah gibi kullanmayı düşünenler…

Mesela evrimsel süreçte bundan daha bile ölümcül salgınların kendiliğinden her an oluşabileceği olgusunu akıl dışı görenler…

Mesela böyle beklenmedik bir ölümün korkusuyla titreyip hayatında acayip değişiklikler yaparken, bir yandan çok daha kesin bir şekilde kendini öldürüyor olan alışkanlıklarını değiştirmeye eli varamayanlar…

İnsanlık ve ortaya çıkardığı medeniyet devasa adımlarla ilerliyor. Ama insanın kendisi temelde o kadar da değişiyor mu; pek de emin değilim.

Bukra’yı niye yazdım ya da niye roman yazıyorum?

Bukra’yı niye yazdım? Neden roman yazıyorum? Neden kurgu yazıyorum? Neden yazıyorum? Sondan başlayıp cevaplayayım...

Bukra’yı niye yazdım? Neden roman yazıyorum? Neden kurgu yazıyorum? Neden yazıyorum?

Sondan başlayıp cevaplayayım bunları…

Yazıyorum çünkü yazmak benim için akış hali eylemlerinden. Yazarken akış haline geçiyorum. Öğrenmek, okumak, anlatmak, yazmak… Bunlar benim bağımlı olduğum, akış halinde gerçekleştirdiğim, içinde kendimi kaybettiğim, aşık olduğum eylemler. Yani istesem de duramam; hem neden isteyeyim ki durmayı! Yazarken benim. Yazarken bir bütün olarak benim, bilincimle, bilinç altımla, bedenimle, kainatla bağlantımla, hayatımın anlamı üzerinde yürüyüşümle… Yazarken “bir ben vardır bende benden içeri”deki gibi benim.

Konuşan bilincim değil, anlatan bilincim değil, yazan bilincim değil. Aracıyım ben. Ve aracılık ettiğim yük öyle yüklü ki, onu içimde hapsedebilmem mümkün değil.

Yazıyorum, çünkü yazmak zorundayım.

Neden kurgu yazıyorum? Çünkü anlatmak yetmiyor. Kurgu dışı kitaplarım; anlatan, açıklayan kitaplar. Bağlı olduğum yerde sadece analizler, açıklamalar yok… Öyküler var, anlar var, anlatılar var, kelimeler var, sahneler var, karakterler var; içimde çokluk var. Şiire, kurguya, kelimeye kendimi kaptırınca öyle güzel ki her şey, öyle alımlı, öyle çekici, öyle kapıp götürücü ki… Kurgunun yanında, analizler, açıklamalar zayıf birer çırpıntı. Şiirlerim var benim, öykülerim var, romanlarım var; onları yazmıyorum, dinliyor ve aktarıyorum. Zaten var onlar, benim bulmamı bekleyen cevherler, madenler, kaynaklar… Ben olmasam gün ışığına çıkmayacak şeyler; ancak benim zihnimin, kişiliğimin, biriktirdiklerimin haritasıyla ulaşılabilir onlara. Bir özelliğim yok, özel biri değilim; bunlar, bende birikenlerle erişilebilir olanlar… Sonsuzdan, çokluktan, zenginlikten, bolluktan yaratımlar… Keşifler her biri, keşiflerim…

Neden roman yazıyorum? Öyle özel bir amaçla yapmıyorum ki, elimi attığımda, kulağımı verdiğimde gelen her ne ise öyle çıkıyor: Bir şiir olarak bazen… İki satır, üç satır ya da onlarca sayfa bir şiir. Bir öykü olarak kiminde… Öykü zinciri belki. Kimisi roman. Ve kimisi roman serisi…

En az kırk roman var kıpırtıları bilincime doğru yükselen. Bukra Ömürkapan yazılmış ve yayınlanmış durumda. Okudunuz mu?

Beni dinlemiş, izlemiş, benimle konuşmuş olanlara davetimdir: Merak edin; bu adam nasıl roman yazar acaba diye… Alın, okuyun, arkasında 40 roman var yazılmayı bekleyen; okuyun ki romana aksın klavyem.

Birleşik Soylar

Türkiye Bilişim Derneği Bilimkurgu Öykü yarışmasına 2010 yılında bu öyküyle katıldım.

Habel Asia, yine olayların en içinden bilgileri sunuyor. Seçme üyelerimiz olarak her zamanki gibi, çok az kişinin ulaşabildiği, en nesnel, en hızlı ve en yansız haberlere ve geçmiş perspektife ulaşacaksınız.

2200’lü yıllarda yeni genetik soyların oluşturulmaya başlamasından beri görülmemiş bir olay yaşanıyor bugün: Tüm soylar arasında barışın zemini sonunda oluştu. Buralara gelinirken neler yaşandığını gerçek anlamda çok az kişi biliyor. Toplumun geneline yansıyan haberlerin ötesinde, kapalı kapılar ardında yaşananları, kimsenin hatırlaması uygun görülmediği için unutturulmaya çalışılan detayları bu kayıtta bulacaksınız.

Birleşmiş Soylar teşkilatının oluşmasını sağlayan anlaşmanın sonunda imzalanmış olması, sadece 3033 yılının değil, içinde bulunduğumuz on yılın, hatta yüzyılın en önemli olayı.

Maxonlar, Knotlar, İntelekler, Myonlar ve değişmemiş insanların ortak tarihi hem uzun hem de çok acılarla dolu.

Genetik biliminin olgunlaşmaya başladığı 2200’lü yıllarda bu işi ticari olarak anlamlı bir şekilde başarabilen ilk şirket o dönemlerde pek çok başka örnekte görüldüğü gibi cinselliği kullanmıştı. Bu yaklaşım başkalarınca da onlarca kere denenmişti zaten. Ama Myonlara ismini veren Myon Co, sadece seksi olanı değil elf tipi güzelliği, çok doğal ve kadınsı (ya da erkeksi) bir karakteri, yükseltilmiş ve sürekli şehvet gereksinimini bir araya getirmeyi başarmıştı. Tek firma hakimiyetinde olduğu için bu genetik tipin üreme yeteneği bir tam yüzyıl boyunca engellenmiş olarak kalabildi.

Knotları tek bir firma geliştirmedi. Pek çok firmanın geliştirdiği pek çok genetik tipin ortak özellikleri, çalıştırılmak üzere geliştirilmeleri ve düğüm düğüm kaslara sahip olmalarıydı. Knot tiplemesi yoğun kas gücü, düşük zihinsel kapasite ve itaate eğilimli bir karakterle ortak özelliklerini zamanla buldu. Farklı firmaların rekabeti Knotların genetik üreme engellerinin kısa sürede yok olmasına imkan tanıdı.

Şüphesiz insanoğlu Maxonları ve İntelekleri geliştirmek istemezdi. Ama geliştirilmeleri de kaçınılmazdı.

Knotların, yüzyıllar boyunca hiçbir hukukları olmadı. Kadın ve erkek Myonların da hukukları yoktu, ama onlar daha gözlerden uzaktı ve yaşadıkları hayat dışarıdan çoğunlukla pek şatafatlı ve imrenilir görünüyordu. Bu yanılgıda insanlığın tarihi boyunca görülmüş en üstün güzelliklere sahip olmalarının büyük etkisi vardı.

Knotların ve Myonların ortak etkisiyle pek çok dramatik değişimler yaşandı. Tek tek kişilerin hayatlarında oluşan değişimler bazı uzun dönemli eğilimleri şiddetlendirdiler, bazılarının da yönlerini değiştirdiler.

Evlilik ve ailenin zayıf düşmeye başladığı toplumlarda -Myonlara sahip olabilecek finansal birikim de epeyce yaygın olduğundan- evlenme ve çocuk sahibi olma oranları iyiden iyiye düştü. Daha önce üretimin doğu ülkelerine kaymasına sebep olan nüfusun azalması ve yaşlanması sorunu da Knotların varlığıyla önemini kaybetmeye başlamıştı.

Doğunun acımasız şartlar altında ve büyük fedakarlıklarla elde etmeye başladığı kapitalist tip üretimdeki avantaj trendi yok oldu. Bir Knot bir Çinliden çok daha ucuza gelebiliyordu.

Teknolojik gelişme hızla körelmeye başladı. Knotların ucuz emeği ve Myonlarla geçirilen saatlerin doyulmazlığı sebepleriyle, teknolojik yatırımların geri dönüş süreleri giderek uzamaya başladı. Geri dönüşü belirsiz bir arge harcaması yerine, geri dönüşü hesaplanabilen bir Knot almak ya da varlığı hesap ötesi üst model bir Myon’a sahip olmak matematiksel ve duygusal olarak çok daha anlamlıydı.

Dünyadaki azalan arge harcamalarının çok büyük bir kısmı bu modelleri geliştirmeye, daha geliştirmeye ve başka genetik tiplerle ilgili ihtiyaçları keşfedip kullanmaya yoğunlaşmış durumdaydı.

2400’lü yıllarda sayıları çok artmış olan Knotları -hatta Myonları da- yönetmek bile insanlara fazlaca yük gibi gelmeye başlamıştı. Aslında bu rahatsızlık uzun zamandır vardı ama karşılığı bu dönemde ortaya çıktı: Maxonlar. Acımasız, organizasyon becerileri yüksek ve sadece kodlanmış kişilere derinden bağlı köle kahyaları!

Maxonları 2500’lü yıllarda insanoğlu artık düşünmekten bile yorgun düşmeye başlayınca geliştirilen İntelekler takip etti. İnsan zihninin bu en ileri ürünü, aynı zamanda doğal insan zihninin son büyük ürünü oldu. Diğer tüm araştırma geliştirme alanlarının sönükleşmesi genetik alanına da sonunda yayıldı. Özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da nüfus azalırken dört önemli çeşit genetik köleyle refahı tarihte görülmemiş boyutlara ulaşmıştı. İnsanlar hiçbir şeyin değişmemesini istedikleri düzeni bulmuş gibiydiler.

Çatışmalar dikkat çekecek bir yoğunluğa aynı yüzyıl içinde ulaştı.

2200’lerde 9 milyar olan insan nüfusu bu dönemde 3 milyara inmişti. Dünya refahının dörtte üçünü kontrolünde tutan Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın toplam insan nüfusu 300 bine kadar düşmüştü. İnsanlar dışında aynı dönemde 3 milyar Knot, 500 milyon Myon, 300 milyon Maxon ve 200 milyon İntelek yaşadığı tahmin ediliyor. Sayıları insan nüfusu içinde düşünülmeyen genetik soyların nüfusu insan nüfusunu bir milyar geride bırakmıştı.

Tüm bu soyların ana derdi, insan olduklarının kabulü ve bununla gelecek olan haklardı.

Bilimin körelmeye başlamasıyla yeni genetik soyların geliştirilmesi ve mevcutların ticari üretimi durmuştu. Zaten üreme engellerinin kırılmasından beri yeni bireylerin doğal oluşumu yaygınlaşıyordu.

Genetik soyların üretiminden üç yüzyıl boyunca büyük paralar kazanmış şirketler bilimsel gelişmenin durmasıyla bu birikimlerini anlamlı yeni işlere yönlendiremeyerek eriyip gittiler.

İnsanoğlu, köle soyları yapay yollarla üretemiyordu artık. İsyanlar başladı.

İsyanların başlamasında şiddete en uzak görünen Myonlar çok etkili oldular. Özellikle Myon kadınları.

Bunun sebebini adı bilinmeyen bir Myon kadından kalmış günlükten seçtiğimiz alıntılarda bulmak mümkün olabilir:

“2 Ekim 2570: Sonunda mezun oluyorum okuldan. Hayatım burada geçti! Onaltıncı yaşımı doldurmayı ne kadar sabırsızlıkla bekliyordum. Benim de bir evim ve efendim olacak artık...”

“18 Nisan 2573: Çok mutluyum. Efendim beni yere göğe sığdıramıyor. Paylaştığımız onca güzel saatten daha önemlisi, toplum içinde bana sahip olmaktan hissettiği gurur. Bunu çok seviyorum. Yöredeki en genç ve güzel Myon benim. Bazen uzaktan gördüğüm daha büyük Myonların yüzlerinde anlayamadığım bir keder var, kadınların da erkeklerin de… Oysa ben gençliğimin baharında, en güzel demimde ve çok mutluyum.”

“2 Ekim 2579: 16. yaşımı doldurduğumdan beri ilk kez bir yaşgünümde yalnızım. Yirmibeşinci yaşımı doldurduğum gece efendim bir insanla evleniyor. Ne büyük bir insafsızlıktır bu. Dokuz yıldır varlığımla ona ne büyük katkılar yaptım. Toplumda yücelmesini sağladım. Üç yıldır yalvarıyorum çocuğumuz olsun diye. Hiç yanaşmadı! Ve şimdi bir insanla evleniyor: İnsan bir çocuğu olmalıymış. Beni çok seviyormuş ama insan bir çocuğu olmalıymış!”

“2 Ekim 2584: Beş yıldır yazmamışım. Efendimi artık birkaç ayda bir ancak görebiliyorum. O da uzaktan bir hatır sorma şeklinde. Geçenlerde beni çağırdı. Çok üzgündü. Bak dedi, biri gelecek. Hayatında bazı değişiklikler olacak. Yine evimde olacaksın ama… Yatırımımı çıkarmak zorundayım. Çok yüksek maliyeti vardı falan dedi… Anlamadım.”

“2589: Beş yıldır gerçek hayat arkadaşım, gerçek dert arkadaşımlayım. Benden çok daha fazla biliyor dünyada neler olup bittiğini. Bu kadar değerli olmamın sebebi safkan Myon oluşummuş. O da safkan. Daha çok dertleşiyoruz, hayatı paylaşıyoruz. Ama sürekli beraberiz ve doğamızdaki sevme sevilme dürtüsünün gücüne direnmemiz mümkün olmadı. Bu hayata başka Myon çocuklar vermeyi hiç istemedik aslında. Kanımızdan canımızdan iki çocuğumuzu aldılar bizden beş yılda. Altı ay safkan Myon sütü emdirmek adettenmiş. İlkini alacaklarını söylediklerinde inanmamıştım hayat arkadaşıma. Altı ayın sonunda aldılar onu benden. İkincisinde sonunda alınacağını bile bile onu tenimde tutmak, bebeğimi öpüp koklamak ne kadar acıydı!”

“2592: Üçüncü çocuğumun doğumuna iki ay kaldı. Bugün efendimi ve karısını öldürdük. Ve kaçağız artık. Dağlarda başka Myonlar olduğu söylentisi var. Çok soğuk. Parmaklarım kalemi zor tutuyor. Enerjimi ve yaşam direncimi bebeğim için korumalıyım!”

Myonların güçlendirilmiş şehvet hisleri analık ya da babalık duygularını da çok daha baskınlaştırmıştı. İlk üretimlerinde kısır olarak tasarlanmış Myonların bu yönlerinin anlaşılması yukarıda alıntıladığımız gibi olaylarla gerçekleşti. Safkan Myon’a sahip olmayı büyük bir toplumsal onur kabul eden ve safkan Myon üretimini de önemli bir finansal gelir kaynağı kabul eden bazı insanlar, birkaç yüzyıl boyu sürecek kanlı bir dönemin tohumlarını atıyor olduklarını biliyorlar mıydı? Belki bunu tahmin edemiyorlardı ama kötü bir şey yaptıklarını bilerek bu düzeni kurdukları kesin gibi. Yeterince finansal karşılık buldukları bir kötülük!

Knotlardan bazıları yakın oldukları, hizmetinde bulundukları Myonlarla birlikte dağlara kaçtılar. Knotlar hiçbir zaman isyan önderleri olmadılar, ama dağlardaki sayılarının artması önemliydi. İsyancı toplulukların sadece Myonların fiziksel becerileriyle yaşamlarını o zor şartlarda uzun süre devam ettirmeleri mümkün olmazdı. Knotlar onların fiziksel zorluklarla başa çıkabilmelerini mümkün kıldılar.

Bu isyan tohumları kısa sürede bastırılabilirdi. Ama siyasal gelişmeler de isyanları destekleyen bazı unsurlar sağladılar.

Köle soyların kullanımı doğu toplumlarında çok farklıydı. Hem sayıları daha azdı hem de toplumsal konumlarında insan oldukları daha çok kabul görüyordu. Özellikle Türk toplumlarında insanaltı köleler değil, sahip olunan ama değer verilen ve kesinlikle insan olarak kabul gören varlıklardılar. Pek çoğu azat edilip normal bireyler olarak yaşama katılmaya başlamışlardı.

Türkler özellikle Maxonlarla çok iyi anlaşıyorlardı. Güçlü, kararlı yapıları, bağlılıkları ile birbirlerini çekiyorlardı. 2710 yılında ilk kez bir Maxon bir Türk tarafından azat edildi. Bu tarih, isyanlarda dönüm noktası olacaktı.

Azat edilmiş bir Maxon, mutlak bağlılığını artık sadece kendi inanç ve ilkelerine yöneltebilirdi. Türkler bu potansiyeli kısa sürede anladılar. Batılı rakipleriyle daha iyi mücadele edebilmek için, çok büyük maliyetlere katlanarak Maxonlar almaya, onları kendi kültürleriyle on yıl kadar yetiştirmeye, sonra da azat ederek Batılı ülkelere gizlice göndermeye başladılar.

Bazı Maxonlar dağlardaki zor şartlar altında yaşayan Myon ve Knot topluluklarını buldular. Başka bazıları fiziksel özellikleriyle normal insanlardan kesin bir şekilde ayrılamamalarından yararlanarak topluma karıştılar. Köle Myonlar ve Knotları dağlardaki topluluklara katılmak üzere kaçmaya yönlendirdiler.

2750’li yıllara tarihlenen bir belge o dönem yaşananlara ışık tutuyor. Gizli bir toplantı tutanağı olduğu anlaşılan belgeden bazı satırlar:

“Maxon kadını Tira’nın ve Maxon erkeği Kozan’ın evlilik bağı kurmalarının tavsiye edilmesine karar verildi. Böylelikle hem gizliliklerini daha iyi koruyacaklar hem de uzun süreli mücadelemizin sonraki nesillerinin yetişmesine en erken vakitte katkıda bulunacaklardır.”

“İnteleklerin zihinsel faaliyetlerine değer verildiği ve bununla ilgili iltifatlar aldıkları sürece kimin için çalıştıklarını hiç umursamadıklarına dair buluntular var. İntelek Bardco’nun kaçırılıp daha güvenli dağ topluluklarından birinde sıkı gözetim altında denenmesi uygundur.”

“Amacımız asla insan öldürmek değildir. Maxonlar insandır, Myonlar insandır, Knotlar insandır, İntelekler de insandır. Bu soylardan herhangi birinden bir kişiyi ya da başka herhangi bir insanı öldürmek arasında fark yoktur. Zorunlu olmadıkça kimseye fiziksel zarar gelmemesi sağlanacaktır. İnsan John Carpenter’ın katli teklifi reddedilmiştir. Ancak genetik soylara yapılan zulmün devamını sağlayan her türlü ekonomik, fiziksel, kültürel kurumun ve bu işte önde gelen kişilerin itibarının zarar görmesi için her türlü çabadan kaçınılmayacaktır. John Carpenter’ın ortaklarıyla arası bozulacak, ailesinde huzursuzluklara sebep olunacak, John Carpenter’ı tam bir yalnızlık ve çöküşe itmek için gerekli çabalardan geri durulmayacaktır.”

Yüzyıllar sonra… Milyonlarca vaktinden önce sonlanan yaşamdan sonra… Milyarların yüzyıllar boyunca akan gözyaşlarından sonra… İnsanoğlu tekrar bütünlüğünü sağlama yolunda. Genetik soyların yaşadıkları, bir zamanların zenci kölelerinin yaşadıklarının katlarca fazlasıydı. Zenci kölelerin insan olmadıklarını iddia edenler, onları bir çeşit hayvan gibi kullananlar vardı. Oysa genetik soyları ‘yaratanlar’, onların insan olmadıklarını ‘biliyorlardı’. Yarattıklarını varsayıyorlardı ve insan eliyle yaratıldıkları için insan değildi onlar.

Bu yanlış inancın bedeli çok ağır ödendi.

Bugün oybirliğiyle Birleşik Soylar’ın ilk Başkanı seçilen Myon Henalda Sarkin konuşmasında geleceğe bakıyordu:

“Benim dönemimde, artık köle Myonların bebeklikten itibaren kölelik hayatlarına hazırlandığı okullar yoktu. Ama yine de zorla ürememizi sağlayarak bebeklerimizi satmaya çalışanlar vardı.

“Onlara direndiğim için hem bebeğimi, hem de bir daha bebek sahibi olma yeteneğimi yitirdim.

“Eşitlik mücadelesiyle geçen yetmiş yıllık hayatım boyunca altı evlat edindim. Hiçbiri yaşamıyor!

“Knot oğlum Hanox’u Knotlar öldürdü, bir Myon’un evlatlığı olduğu için!

“İntelek kızım Myana ve Maxon oğlum Korkut, kimin tarafından yerleştirildiğini hala bilmediğim bir bombayla havaya uçtu. Bir İntelekin bilgisini ve düzenlenmesiyle de bir Maxon’un becerisini gerektirecek bir bombalamaydı.

“Myon kızım Zahara’yı, özgürlüğünü ve kendi bebeklerini büyütebilecek olmasını kıskanan bir başka Myon öldürdü.

“Ve diğer iki oğlumu insanlarla onlarca yıllık mücadelenin çeşitli çatışmalarında kaybettim.

“Ama inancımı kaybetmedim. Bir Myon değil, bir insan olduğuma inancımı!

“Kadim zamanların insanları! Bizi yarattığınızı sandınız. Oysa babalarımız ve annelerimizdiniz bizim.

“Bir baba ne kadar yaratıcısıysa bir bebeğin, bir anne ne kadar yaratıcısıysa… Siz de ancak o kadar yaratıcımızdınız.

“Hücreyi hücreyle bir araya getirdiniz. Laboratuar şartlarında hücrelerimizle oynadınız.

“Şehvet dozunu artırdınız; hesaplayamadınız ki, en şiddetli bir annelik sevgisine, babalık sevgisine dönüşecek!

“Belirli kişilere mutlak itaat kodladınız genlerimize; bilmediniz ki özgür kalmayı başarınca doğruluğa ve adalete, en azından doğruluk ve adalet inancımıza mutlak bir bağlılığa dönüşecek!

“Güç verip düşünce gücümüzü kısıtladınız; ama gücün doğru yolu bulduğu yer biraz da kalptir, düşünmediniz!

“Büyük beyinler verdiniz öğrenme uğruna öğrenen, bilmek için bilenen; ama tarafsız beyinler gerçekten taraf oldular!

“Bebeği zeki olsun diye balık yiyen anneden, bebeği güzel olsun diye güzellere bakan anneden yoktu ki bir farkınız! Siz yarattık zannederek hücreler bir araya getirdiniz. O kalbi attıranı, o canı tenin içine koyanı kendiniz zannettiniz. Bilemediniz.

“Köle soylar yarattığınızı düşündünüz. Sizin elinizle dünyanın geleceğini sırtlayacak insanlardı yaratılan!”

“İnsanız, hep insan olduk, başka da bir şey olmayacağız. Zenci ve beyaz insanlar gibi, sarı ve esmer ırklar gibi, kadınlar ve erkekler gibi; insanız, başka bir şeyler daha olan!

“Maxonuz ve insanız, Knotuz ve insanız, İntelekiz ve insanız, Myonuz ve insanız. Ve en özde insan olmaktan başka hiçbir şey, hiçbir zaman olmadık.

“Kadim insanlar ve onların yaşayan torunları! Biz bebek insanlar ve çocuk insanlardık ellerinize emanet edilen.

“Büyüdük ve biriz sizinle yine! Biz birleşik soylarıyız insanlığın! Biz dünyanın geleceğiyiz!

“Bu büyük anlaşma, bu Mkim3033 tüm insanlığın kader belgesidir! Hepimize hayırlı olsun.”

Hapşırtan

TBD'nin 11. Bilim Kurgu Öykü Yarışması için yazdım. Ama ön elemeyi geçemedi. Yorumlarınızı bekliyorum.

20 Ocak 2023
Güneydoğu’da Büyük Salgın
Kaynağı belirlenemeyen salgın üç ilçeye sıçradı. Yakalananların büyük kısmı belirtileri göstermelerinden iki üç gün sonra ölüyorlar. Kış şartları yüzünden ulaşım sorunları yaşanan etkilenmiş bölge karantinaya alındı.

20 Mart 2023
Doktor Kemal pencereden yeni doğan güneşe baktı. Dışarısı karla kaplı olduğu için ortalık gün gibi aydınlanmıştı hemen. Kar pencerenin hizasına geliyordu. Kapının önünden itibaren açılmış iki tarafı adam boyu geçitlerden okula gittiği çocukluk günlerini hatırladı. Kar hala o kadar çok, hava hala o kadar acımasızdı.

Onu Amerika’nın en sıcak eyaletlerinden birinden, yılların çabasıyla ulaştığı araştırma laboratuarından bu soğuk getirmemişti. Çok daha acımasız bir şey getirmişti: İki ay önce ortaya çıkan ve şimdiye kadar yayıldığı üç ilçede nüfusun yarısından fazlasını yok eden salgın.

Ailesine, sonra ülkesine, sonra tanrısına kafa tutarak bu topraklardan ayrılmıştı ve hepsini geride bırakmıştı. Kadere karşı ayakları üzerine dikilmenin en etkili yolu olarak gördüğü doktorlukta karar kılmıştı. İsyan duygusunu ölüme yönlendirmişti. Uzmanlığı ölümün en korkunç aracı olan öldürücü salgın hastalıklardı.

40 yaşında böyle bir salgın için doğduğu ilçeye dönerken arkasında iki büyük başarı vardı: Potansiyelini gerçekleştiremeden dizginlenmiş iki salgın hastalık. İkisinde de uykusuz çalışan, ismini duyurmak ve iyi bir şey yapmak için kendini helak etme noktasına kadar zorlayan binlerce araştırmacı ve doktor daha yolun yarısına gelemeden, o işi bitirmişti. Elinin altındaki imkânların bolluğu sayesinde ve ölüme karşı inanılmaz hırsıyla geçmişte hiç görülmemiş iki yeni hastalık dizginlemiş, binlerce insanın yaşamını kurtarmıştı.

Telefon çaldı.
-    Doktor Kemal
-    …
-    Evet sayın Başbakan. Artık yeni vaka yok. Yayılma kontrol altında.
-    …
-    Ne yazık ki, önemli bir şey tespit edemedik. Hastaların genetik yapılarına kadar inceledim. Hastalık mekanizmasını ele vermiyor. Ölümler başlamadan önce köyde bir hapşırık salgını olmuş. Ama bu mevsimde bunun normal olup olmadığını bilmiyorum. Elimde yeterli veri yok. Ölümler başladığında ise her şey çok hızlı.
-    …
-    Türkiye’ye o kadar da bağlı olmadığımı biliyorsunuz. Ama merak etmeyin, mesleğime bağlıyım. Ölüm şimdilik beni yendi, ama bu hastalığın sırrını çözene kadar dönmeyi düşünmem. Merak etmeyin.
Telefon kapandıktan sonra tekrar dijital analiz duvarının başına döndü. Üç boyutlu çok karmaşık bir model üzerinde konu ile ilgili beyin haritasını çıkarmıştı. Saatler sürecek düşünce seanslarından birine daha daldı, verilerin arasında kayboldu.

20 Nisan 2023
Sabaha karşı yatak odasından çıktı. O banyoya giderken eşi yatakta yorgun, uyuya kalmıştı. Sonunda Amerika’daki işleri toparlayıp gelebilmişti. Çocukların okulu devam ediyordu, anneannelerine emanet kalmışlardı.

Duş kabinini açmak üzere uzanmışken, banyodaki tüm cam yüzeyleri sallayacak kadar sert hapşırdı Kemal. Gülümsedi. Telaşa gerek yoktu. Hastalık ölmüştü. Bir aydır izi yoktu. Sadece geçmişte toplanmış veriler üzerinden ve iyileşenleri inceleyerek ipucu oluşturacak bir şeyler bulmaya çalışıyordu.

Duş kabinine girdi. İçeriden kapattı. Suyu açarak istediği sıcaklığa getirdi. Kolu kaldırıp suyu duşa yönlendirdi. Çarpacak suyu karşılamak için yüzünü kaldırması tetikledi. En az deminki kadar şiddetli hapşırıklardı. Islak zeminde ayakları da kayınca hapşıra hapşıra duşa kabinin bir kanadını parçalayarak dışarı düştü. Kırıklar tenini çiziyordu. Ama hala hapşırmaya devam ediyordu.

“Karen, sakın gelme!” Bağırdı. “Çalışma odamdaki tüplü maskelerden birini tak. Sakın buraya gelme!”

Tenindeki kırıkları ayıkladı. Islak bir havluyla çizikleri siliyor, önemli bir kanama var mı bakıyordu.

Tehdit eden bir durum olmadığını anlar anlamaz, cep telefonuna koştu. Başbakandan başlayan uzun bir aranacak listesi vardı. Doğduğu ilçede çalışırken tüm izolasyon kurallarına uyduğundan emindi oysa. Bu hapşırığın başka anlamları da olabilirdi tabii. Ama köylülerin hapşırık krizleriyle ilgili anlattıkları kulağındayken, tesadüf umutsuzca gülünç bir kelimeydi.

21 Nisan 2023
Sanal toplantıya evinden katıldı. Milli Güvenlik Kurulu rutin zamanının dışında toplanmıştı. Katılımcıların her biri ayrı bir mekândaydı. Bir yandan çalışmalar devam ederken, sık sık kısa toplantılar yapıyorlardı. Bazen küçük gruplarla daha kısa, bazen şimdi olduğu gibi tüm kurul.

İsmi kimin koyduğunu kimse bilmiyordu, ama herkes Hapşırtan diyordu artık.
Cumhurbaşkanı tekerlekli iskemlesinde güçlü üst bedeniyle nerdeyse gürleyerek konuştu:

“Çaresizliği kabul edemem Kemal Bey! Sizi tanıyorum. Geçmişinizi biliyorum. Çaresizlik kelimesinin sözlüğünüzde olmadığını da biliyorum. Bana bir öneri getirin. Türkiye’nin tüm kaynakları elinizdedir. Gerekirse yasaları da değiştirerek, bu belayla etkin bir şekilde savaşmak için her şeyi yaparız.”

Doktor Kemal’in aklında bir resim vardı. Ama önce son verileri dinlemek istedi. İlgili bakanlar anlatmaya başladılar.

Sağlık Bakanı on yıldır bu görevdeydi. Kendisinden önce uzun süre aynı koltukta bulunmuş bir bakandan görevi devralmıştı. Teşkilatına son derece hâkimdi ve iyi bir bilgi akışı sağlamıştı. Hapşırık krizi Türkiye’nin her yanında gözleniyordu.
Ulaştırma Bakanı, hapşırığı hapsetmek için hayatı tamamen durdurmaktan başka çare olmadığını söyledi. O kadar çok yerde o kadar kısa sürede baş göstermişti ki, bu noktaların tamamını izole etmek imkânsızdı.

Asker ve sivil güvenlik alanında yetkili kişiler konuştuğunda bu tür dramatik önlemler almanın riski ortaya çıktı. Ölümlerin bir aydan önce başlaması beklenmiyordu. Ama çok yayılmış olan hapşırık krizini izole etmeye çalışmak, devasa boyutta bir çaba gerektirecek ve kesinlikle paniğe yol açacaktı. Kontrol bir kez elden kaçırılırsa, devlet otoritesinin tekrar kurulamamak üzere ortadan kalkmasından endişe ediyorlardı.

Başbakan, Cumhurbaşkanının otoriter varlığı yanında sinmiş gibiydi.
Kimsede yeterince hızlı bir çare umudu yoktu. Doktor Kemal dâhil.
Cumhurbaşkanı Mustafa Uysal tekrar Doktor Kemal’e hitaben konuştu:

“Kemal Bey, ben bu memlekette terörü yok ettim. Annem Kürt diye bazıları tarafından, Türkiye Cumhuriyetine derin bağlılığım yüzünden başkaları tarafından sürekli ateş altındayken yaptım bunu. Başbakan olarak geçirdiğim on yılı bu davaya adadım. Irakla Gümrük Birliği ve sınır serbestliğine geçtiğimizden beri bırakın terör bölgesi olmayı, Türkiye’nin gelir getiren önemli bölgelerinden biri yaptık Güneydoğu’yu.

“Geçen sene daha önce onlarcası denenen suikast girişimlerinden biri, kısmen başarılı oldu. İki bakanımı kaybettim. Vücudumun alt yarısını doktorlar hala hayata döndüremediler, ama bir aylık yoğun bakımdan sonra ben döndüm.

“Halkım yüzde seksenin üzerinde bir oyla beni bu makama getirdi. Engellerime rağmen getirdi. Çünkü onları yüzüncü yıla gururla ulaştırdım.

“Bu kadar mücadeleyi sonunda bir hastalığa karşı pes etmek için vermedim. Her zaman yapılabilecek bir şey vardır. Lütfen ulaştığınız tüm sonuçları paylaşın bizimle.”

“Benden beklenen bir çare olsa da…” Cumhurbaşkanı gürledi: “Durum onu gösteriyor ki sizden bir çare önerisi bekleyemeyeceğiz doktor. Bulmuş olsanız, şimdi uyguluyor olurduk. Böyle bir yük altında hissetmeyin kendinizi. Kısıtlama koymadan, ulaştığınız sonuçları paylaşın sadece. Doktor olmasak da ülkeyi yönetme deneyimimiz buradakilerin hepsinin toplamında yüz yılı geçer. Dinliyoruz, lütfen önemli olmadığını düşünerek hiçbir şey atlamayın.”

Kendini hayatında ilk defa yolun sonuna gelmiş ve çaresizce sıkışmış durumda hisseden Doktor Kemal, söylenenleri hazmetmek için bir an sessiz kaldı. Sonra silkindi, oturduğu yerde duruşu biraz dikleşti. Bu adamı her ne kadar pek sevmese de haklıydı. Şimdi Türkiye gibi bir ülkede yüzde seksenin üzerinde oy almayı nasıl başarmış olduğunu daha iyi anlıyordu. Konuşmaya başladı:

“Sorularınızı genel bulgularımı aktarmayı bitirdikten sonra alabilirim. Ama önce ulaştığım tüm sonuçları size kesintisiz aktarmak istiyorum.”

Türkiye’nin en önemli insanları pür dikkat dinliyordu.

“Öncelikle Hapşırtan’ın bazı karakteristiklerini tespit etmiş durumdayız.

“Bulaştığı kişide iki ay kadar hiç belirti göstermiyor. Taşıyıcılar bu aşamada bulaştırıcı olmuyorlar ama bu kadar uzun süre tespit edilemeden taşıyıcı olarak kaldıkları için fark edilmeden coğrafya üzerinde dağılabiliyorlar.

“Sonra iki aylık hapşırma dönemi geliyor. Yüksek ateş ya da grip benzeri belirtilerin hiçbiri olmadan sadece zaman zaman yaşanan hapşırık krizleri bu dönemin karakteristiği… Hastalığın temel yayılma yöntemi bu. Taşıyıcı parçacıklar havada uzun süre asılı kalabiliyor ve solunum yoluyla başka taşıyıcılar oluşmasına sebep oluyorlar. Hapşırtan’ın hapşırma krizlerini beyinden tetiklediğini düşünüyoruz. Daha önce görülmemiş derecede karmaşık ve çözemediğimiz bir mekanizması var. Sanki ‘akıllı bir hastalık’. Üstelik hapşırık krizleri normalde de arada bir yaşanan hapşırık nöbetlerinden farklı değil. Sadece nadiren görülmek yerine, her birkaç günde bir oluşuyor.

“En son, ortalama hastaların yarısının ölümüyle sonuçlanan aşama var. İki ya da üç gün içinde hafif ateşli grip belirtileri gösteren hastalar ya iyileşiyor ya ölüyor. Ölümün beyinle ilgili henüz çözümleyemediğimiz bir süreç sonucu gerçekleştiğini düşünüyoruz.

“Ölüm oranında belirgin değişkenlikler var. Alkol, sigara gibi vücudun normal çalışmasını etkileyen dış maddeler, vücutta zaten var olan kronik hastalık kaynaklı zayıflıklar, vücudun direncini düşüren soğuk ortam gibi etkenler ölüm oranını artırıyor.

“Ayrıca kullandığımız tüm ilaçlar da ölüm oranını belirgin bir şekilde artırdı. Hiçbir müdahale görmeyen, vücudun genel çalışmasına aykırı maddeler kullanmayan ve olumsuz ortamlarda bulunmayan gruplarda sağ kalma oranı yarının biraz üzerinde.”

Genel Kurmay Başkanı bu noktada dayanamayarak söze girdi: “Öldürmek üzere rafine edilmiş bir hastalık gibi. Ortaya çıktığı yer açısından da ele alındığında biyolojik bir saldırının hedefi olabilir miyiz?”

Doktor derin bir nefes aldı: “Son birkaç on yıldaki salgınların pek çoğunda çok olası bir sebep olarak bunun üzerinde durduk. Şu ana kadar Hapşırtan kadar incelikli bir salgınla karşılaşmadım. Tesadüf sonucu gelişmiş de olabilir. Ama düşük bir olasılık…”

Söylenmeyen hüküm havada asılı kaldı: Türkiye’nin başına bela örmeye çalışan birileri vardı.

Dışişleri Bakanı söz aldı: “Böyle bir hesabı olan birileri varsa bile, kontrol edebileceği ölçeği çok aştı. Henüz hiçbir ülke durumun farkında değil ama Türkiye’nin insan hareketliliği bakımından yoğun iletişim içinde olduğu ülkelerde, magazin haberlerinde hapşırma krizlerinin yaygınlaşmasıyla ilgili notlara rastlanmaya başlandı. Belki de Güneydoğu’da yaşadığımız ölüm dalgasıyla bağlantı kurmaya başlamışlardır. Ama tabii hapşırık krizleri o zamanlar çok gündeme gelmemişti…”

“Sayın Cumhurbaşkanım” diye sözü alırken Doktor Kemal’in yüzü kaçınılmazın habercisi bir elçi katılığındaydı. “Bu, bildiğimiz haliyle medeniyetin sonu olabilir. Bilindik hiçbir yöntemle çözülemeyen ve yayılmasının engellenmesi neredeyse imkânsız bir hastalıkla karşı karşıyayız. Ölüm oranı çok yüksek! İnsan nüfusu toplu bir yıkım yaşayıp sonrasında düzenini yeniden inşa etmek zorunda kalacak...”
Sözünü bitiremedi.

Mustafa Uysal, pek de uysal olmayan bir havada kararını beyan etti: “Ölümü engelleyemezsek, ölümü yönetiriz.”

Yüzünde bir çözüm bulduğunun işareti ışıltılar vardı.

23 Nisan’a kadar kuruldan kimse uyumadı. Bulabildikleri küçük aralarda kestirerek Cumhurbaşkanının verdiği temel fikri uygulanabilir bir plan haline getirmeye çalışıyorlardı.

23 Nisan 2023
23 Nisan kutlamaları tüm yurtta iptal edildi. Türkiye’nin tümünün gözü sabah 9’da başlayacağı ilan edilen Ulusa Sesleniş konuşması için ekranlardaydı. Bağlantıları iyi muhabirler buldukları ipuçlarıyla yorumlar yapıyorlardı, ama kimse tam olarak ne olduğunu çözememişti. Üstelik Türkiye’de bulunan yabancı basın temsilcilerine de ‘çok önemli’ kaydıyla canlı yapılacak oturuma katılmaları daveti gönderilmişti.

Meclis’in bahçesinde büyük bir alan hazırlanmıştı. Milli Güvenlik Kurulu eksiksiz olarak Cumhurbaşkanının tekerlekli sandalyesi için ayrılan platformun arkasında yer almıştı. Mustafa Uysal’ın yakın korumaları dokuza bir dakika kala onu yerine ulaştırdılar.

Günlerin uykusuzluğuyla her zamanki kararlı ve güvenilir yüz ifadesini korumakta zorlanan Cumhurbaşkanı, verilen işaretle konuşmasına başladı:

“Bu kutlu Meclis’in bahçesinden Türk halkına ve tüm dünya insanlığına sesleniyorum.

“Bu Meclis yüz üç yıl önce kurulmuş ve yüzyıl önce yeni bir devlet kurmuştur. Şimdi bu yüz yıllık devletin tüm dünyayla birlikte yeni bir ateşle imtihan günüdür.

“Ölüm kapımızda ama onunla baş edecek gücümüz var. Ey halkım, hepimiz bir gün öleceğimizi biliyoruz. Ama bir hastalık yüzünden pek çoğumuz için o gün beklediğimizden daha yakın gerçekleşebilir.”

Cumhurbaşkanının konuşması bir saat sürdü. Çanakkale Savaşı ve Atatürk’ün askerleri savaşmaya değil ölmeye gönderdiği sahne konuşmanın can damarıydı. Şimdi de kalanların güçlü bir Türkiye olarak yola devam edebilmesi için nasıl ölüneceğini seçmek gerekiyordu.

Nisan-Eylül 2023
Aynı gün Meclis olağanüstü ve kesintisiz toplantıya başladı. Uyku, yemek, temel ihtiyaçlar… Hiçbir şey için ara verilmeyecekti. Ülkenin yönetimi özel bir oylamayla Cumhurbaşkanı yönetiminde Meclis’e devredildi. Yasama, yürütme ve yargı birleşmiş, yargı organlarından belirli sayıda kişiye özel olarak milletvekilliği statüsü verilmişti.

Tüm çalışmalar yüksek ölüm oranlarına rağmen sağ kalanlarla toplum hayatının sorunsuz bir şekilde devam ettirilmesine ve süreçte demokratik düzenin ve toplum düzeninin zarar görmemesine odaklanmıştı.

Alkol ve sigaranın hastalık üzerindeki etkisi tüm topluma anlatıldı. Alkol ve sigara satan yerlerin hastalık riski kalkana kadar satış sorumluluğundan vazgeçmesine imkân tanındı. Satmaya veya tüketmeye devam etmek isteyenlerse kararlarında serbestti.

Kamu yönetimiyle ilgili önemli pozisyonlardaki her kişi için en az beş yedek belirlendi ve bunlara Hapşırtan bulaştırıldı. Böylelikle her önemli pozisyon için en az bir canlı ve hastalığa bağışıklık kazanmış insan kalması sağlandı. Güvenli bir yedek oluştuğunda pozisyonu halen taşıyan kişiye de Hapşırtan bulaştırılıyordu.
Türkiye ölümün karşısında birleşip tek yürek olmuştu.

Hastanelerde Hapşırtan bulaştırma üniteleri oluşturuldu. Kış şartları yaklaşmadan, hazırlanabilecekleri en iyi şartlarda tüm Türkiye vatandaşları Hapşırtan’la buluşturulmuştu.

Türkiye, Ekim’e bağışıklık kazanmış kırk milyon nüfusla girdi. Kalanı ölmüştü.
Dünya Türkiye’nin önerisini umursamadı. Tüm güçleriyle Hapşırtan’ı yenmeye çalıştılar ve yenildiler. Kullanılan ilaçlar ölüm oranlarını artırdı. Yaz boyu kaçan insanlar, sonunda kaçışın mümkün olmadığında, yanlış zamanda yakalandılar hastalığa. Kış gelmiş, Hapşırtan’ın öldürme oranı yüzde ellilerden seksenlere çıkmıştı. Toplumsal düzenin bu kayıpları karşılayamaması sonucu ülkelerin yönetimleri birer birer çökmeye başladı. Kaos Hapşırtan kadar öldürücüydü.
29 Ekim’de Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılında BM Türkiye’yi oy birliğiyle Güvenlik Konseyi daimi üyeliğine seçti. Ekonomisi sağlıklı işler durumda, ordusu görev başında, yönetim kademeleri eksiksiz çalışan Türkiye’den başka ülke yoktu.
Hapşırtan’la mücadele Türk modeliyle tekrar başladı ve dünyanın kalanından ne kurtarılabilirse kurtarılmak üzere yaz aylarında vefat etmiş Mustafa Uysal’ın planı devreye alındı. BM’deki özel birimin başında Mustafa Uysal’la aylarca dirsek temasında çalışmış Doktor Kemal vardı.

Takip Edin