Mustafa Acungil

Gelecek, Tarih, Sosyoloji, Yapay Zeka, Bilim Kurgu, Fantastik Kurgu ve diğerleri...

Asenkron dünya asenkron eğitim

(26 Aralık 2053, Kamil Asma)

İş için zorunlu olarak bir araya gelmek kadar anlamsız, sıkıcı, gereksiz, iç karartıcı, verimsiz bir yaşam tarzına nasıl katlanmışsınız her düşündüğümde hayret ediyorum!

2053 dünyasında, dünyanın bazı geri kalmış, hala yirminci yüzyılda gibi yaşayan toplumları haricinde yaşamın büyük bir bölümü ‘asenkron’.

Gündelik yaşamınızı bir düşünün. En çok neler için bir araya geliyorsunuz?

Toplumun çok büyük bir kısmını gruplar halinde bir araya getiren en önemli aktivitelerinizden biri eğitim. Örgün eğitim denen karmaşık ve anlamsız bir süreci yüzlerce yıl yaşamışsınız. Neyse ki ben öyle bir eğitimden geçmedim.

Günümüzde eğitim için insanlar bir araya gelmiyorlar. Pek çok ülke, toplumun her yaş grubu ve her etkinlik grubu için birbirinden farklı olan bir eğitim kur sistemi kullanıyor. Üç yaşında başlayan bu süreç ölene kadar sürüyor.

Eğitimde eşitlik yok. Eğitimde fırsat eşitliği var. Tüm eğitim içerikleri isteyen herkese açık. Ama her bir eğitim başlığı için o eğitimin doğası gereği öncesinde tamamlanması gereken eğitimler belirli. Çok istediğiniz bir eğitim varsa, onu almak için önce 4-5 başka eğitim almak zorunda kalabilirsiniz.

Diyelim bir eğitimin size yararlı olduğuna karar verdiniz. Ya da yaşınız henüz uygun değilse, sizin adınıza veliniz ve kişisel eğitim koçunuz birlikte bu eğitimin size yararlı olduğuna karar verdi. Öncelikle o eğitim öncesinde almak şart olan eğitimler varsa bunları alıp almadığınız ve gerekli başarı seviyesiyle bitirip bitirmediğiniz kontrol ediliyor. Tamamladığınız bir eğitimin sonucunda yaptığınız derece o eğitimin sonrasında alınabilecek eğitimlerin hepsini almanız için yeterli olmayabilir. Mesela A1 diye bir eğitim olsun. B1 eğitimini alabilmek için A1’i 100 üzerinden 70’le bitirmek gerekebilirken B2 eğitimini alabilmek için A1’i 100 üzerinden 90’la bitirmiş olmak gerekebiliyor.

Ön şartlarını yerine getirdiğiniz bir eğitime başladığınızda size bir hoca ve bir içerik atanıyor. İçeriği istediğiniz zamanlarda ve istediğiniz sıklıkla bağlanarak tüketebiliyorsunuz. Hoca, ilerlemenizi ve yapmanız gereken görevleri yönetiyor. Her an erişime hazır olan konu anlatımlarını hocanızla birlikte belirlediğiniz tempoda tamamlıyorsunuz. Uygulamalı eğitimlerde yapacağınız uygulamaları da hocanızla birlikte kendi isteğinize göre belirlediğiniz sürelerle bitiriyorsunuz.

15 yaşına kadar temel yaşam becerileri ve temel yeteneklerle ilgili belirli eğitimleri almak zorunlu. Bu sınıfların dışında yer alan eğitimler her yaşta kişinin isteğiyle sınırsız olarak alınabiliyor. Bir okul yapısı, mezuniyet kavramı, hayatın belirli bir dönemine sıkışıp kalmış ve uzun senelerin tamamını alan bir eğitim anlayışı yok. Ama her kişinin sürekli güncel tuttuğu kendi eğitim portföyü var. Gelir seviyeniz, toplumdaki saygınlığınız, kişisel tatmininiz ve daha pek çok önemli ölçüt, eğitim portföyünüzle yakından ilişkili.

Bu sistem sayesinde hayatı boyunca temel yaşam bilgileri, resim ve resimle ilgili olası yüzlerce eğitimi almış çok başarılı ressamlara sahip olabiliyoruz. 10 yaşından beri tüm eğitimlerini uluslar arası siyaset kariyerini destekleyecek şekilde almış ve 40 yaşında profesyonel olarak bu alanda çalışırken hala destekleyici eğitimlerle yeteneklerini bileyen diplomatlara sahip olabiliyoruz. Hakimlerimiz, kendi uzmanlaştıkları konularla ilgili eğitimleri almaya 50 yaşlarında bile devam ederek hüküm verdikleri konular hakkında açık ve temiz bir zihne sahip olmanın huzurunu yaşayabiliyorlar.

Başbakanlar, cumhurbaşkanları, büyük sanat adamları, büyük holdinglerin sahipleri bile, toplum tarafından yakından takip edilen eğitim portföylerine son derece önem veriyorlar.

Eğitimdeki bu büyük atılımı sağlayan zihniyetin dünyada kabul görmesi için uzun mücadeleler gerekti. Teknolojiye de hakim ve eğitim alanına tüm hayatlarını vakfetmiş binlerce isimsiz kahraman sayesinde şu temel önyargılardan insanlık kurtuldu:

- Bir toplumun tüm bireylerinin aynı eğitimi alması doğrudur. Bu önyargıyı yok etmemiz sayesinde kartallar uçmakta, yılanlar sürünmekte, kaplanlar pençelerini kullanmakta ustalaşabiliyor. Oysa eskiden çok iyi uçan kartalları sürünemedikleri için bezdiren, pençelerini çok iyi kullanan kaplanı ama uçamıyorsun ki diye kişilik bunalımına sokan, çok iyi sürünen yılana pençeleri hiç olmadığı için pençe atma dersinden ilelebet kalmış hükmü uygulayan bir eğitim sistemi vardı.

- Eğitim için 25 yaşına kadar günlük hayatın nerdeyse tamamı harcanır, bu yaştan sonra ise hemen hemen hiç zaman harcanmaz. Bu korkunç ve toplumu iğdiş edici yaklaşımdan kurtulan ülkeler bağlarından kurtulan bir at gibi şahlandılar. Şimdi artık 15’inde uzman olduğu alanda profesyonel verim oluşturmaya başlayan insanlar var. Öte yandan 25’inde öğrenmeyi bırakmak gibi bir intihar sürecine kolay kolay kimse girmiyor.

- Herkes eğitimde başarı sağlamak zorundadır. Temel yaşam bilgi ve becerileri dışında hiçbir eğitim zorunlu değil. İsteksiz insanları eğitmeye çalışmak gibi insanlık dışı bir zulmü yaşayan hiçbir öğretmen yok. Temel yaşam bilgi ve becerileriyle ilgili eğitimlerde dahi, eğitmenin olumsuz görüşü olur ve ardından bu işle görevli kurul da aynı kararı verirse, kişiler eğitimden muaf tutulabiliyor, hatta eğitimden atılabiliyorlar. Ama pek çok ülkede oy kullanma, evlenme, çocuk sahibi olma, seyahat özgürlüğü gibi temel vatandaşlık hakları bu en temel eğitimleri almamış kişiler için kısıtlanıyor. Bu yüzden zorunlu eğitimleri almamış bir kişi görmek, çok zor gerçekleşecek bir olasılık.

- Eğitimlerin takvimde başlangıç ve bitişleri belirli olan süreçleri olmalıdır. Bu önyargıyı ortadan kaldırmak, hem hızlı öğrenicilere hem de yavaş öğrenicilere adalet sağlamış oldu. Artık hızlı öğrenebilenler aynı sürede bir yerine üç eğitimi bitirip çok daha iyi noktalara gelebiliyorlar. Yavaş öğrenebilenler ise uyum sağlayamadıkları bir hız yüzünden başarısızlık ve tatminsizlik duyguları içinde boğulmaktan kurtulmuş durumdalar.

- Eğitimler topluca bir araya gelinen mekanlarda eşzamanlı olarak gerçekleştirilmelidir. İnsanların eğitim almak için bir araya gelmekle katlandıkları dar kalıplar artık ortadan kaldırıldı. Günün istediğiniz zamanında, günde istediğiniz kadar, haftada istediğiniz günlerde, yılın istediğiniz haftalarında eğitime devam edebilirsiniz. Öğrenmeye çok aç hissettiğiniz bir ay boyunca diğer tüm yaşam faaliyetlerinizi (iş dahil) minimal seviyeye indirip 2-3 eğitimi birden bitirmeniz mümkün olabilir. Yeni şeyler öğrenmekten bıkkınlık yaşadığınız bir dönemde 6 ay  boyunca tek bir eğitim için tek bir saat bile harcamayabilirsiniz. Bu olmadan özgürlük olur muydu?

Girişte iş hayatından biraz bahsetmiştim. Başka bir yazıda da asenkron dünya asenkron işi anlatırım sizlere.

(2053'te yaşayan Kamil Asma'nın dilinden, Yazar: Mustafa Acungil)

Anı projeksiyonunun kanlı doğumu

(16 Aralık 2053, Kamil Asma)

Atomun bölünebildiği ile ilgili bilgiler yaygınlaşırken bu bilgi pratik olarak ilk nasıl kullanılmış bilirsiniz. Bu, sizin de geçmişinizde yer alan eski bir bilgi: Atom bombası!

Beyinlerden anıların belirli özellikler taşıyan dış ortamlara ışınlanması ve bunların da başka kişilerin beyinlerine ışınlanabilmesi, atomun bölünmesi kadar temel bir gelişim oldu.

Bu konudaki en eski çalışmalar, bölünmenin çok kısa bir zaman öncesinde Amerika’da gerçekleşti. Ama bilgiler uzunca bir süre boyunca tek bir kişinin tekelinde kaldı.

John Seafarer insan beyni üzerindeki çalışmalarıyla dünya çapında tanınan ve her biri küçük sayılabilecek onlarca buluşu olan bir bilim adamıydı. 2010’lu yıllarda üniversitelere bağlı olarak sürdürdüğü çalışmalara son verip kendi araştırma bütçesini kurup yönetecek konuma gelmiş bulunuyordu. İmkanlarını önemli ölçüde daraltacak böyle bir girişimde bulunması o dönemler hayli garip karşılanmış. Sonraki gelişmeler, çok önemli bir buluşun eşiğinde olduğunu fark edip bunu kendine saklamak için bu yolu tercih ettiğini gösteriyor.

Seafarer, aksi bir insanmış. Beraber çalıştığı ekipler çok hızlı erozyona uğradığı halde, bilimsel başarısı kabul gördüğünde onunla çalışmak için insanlar yine de sırada beklermiş. Üniversitelerden bağımsız olarak kişisel bir yola girmesinin, meşhur aksiliğine bağlandığı için çok dikkat çekmediği sanılıyor.

Daha 40 yaşlarında, genç sayılabilecek bu bilim adamı –sonradan ortaya çıktı ki- soyunun Vikinglere dayandığını düşünüyordu ve yirminci yüzyıl diktatörlüklerinin ardından ortaya çıkan ‘yumuşak’ demokrasi ona göre değildi. Yer altı araştırmalarına başladığında kendisine Egill demeye başladı ve Egill ufak bir cemaat oluşturdu.

Daha kişisel yoluna sapmadan önce John herkesten gizlediği bir çalışmada ölümü deneyimlemişti. Ölümcül hastaların beyin faaliyetleri üzerine uzun zamandır süren çalışmalarıyla onların deneyimlerini bir siluet gibi de olsa, dış ortama almayı ve kendi beynine ışınlamayı başarmıştı.

Bu deneyim John’u öldürdü ve Egill’i diriltti. Onlarca ölümü birkaç senelik bir süreçte kendi beynine ışınlayan John, her denemenin ardından biraz daha Egill oluyordu.

Herbiri geri dönüşsüz şekilde ölmesiyle sonuçlanabilecek bu deneylerinde, bir insanın gerçek olarak yaşadığı deneyimi bir başka insanın beynine ışınlama konusunu iyice geliştirdi. Aştığı en önemli zorluğun, bu deneyimi kendi yaşıyor/yaşamış gibi bir beyne ışınlarken o beynin ait olduğu vücutta bu deneyimin fiziksel karşılıklarının gerçekleşmesini engellemek olduğu söylenir.

Bir örnekle açıklarsak: Kolu kopan bir insanın beynindeki bu deneyimi bir başka insanın beynine ışılarsanız, o kişinin de kolu kopar. Fiziksel bir etken olmadığı halde! John Egill’e dönüşürken giderek daha keskin deneyler yaparak, aktarılan deneyimin fiziksel varlığa etkisini de –bir devreyi geçici olarak temassız bırakmak gibi- devre dışı bırakmanın yolunu buldu.

Sonra Egill kendine bir suç örgütü kurdu.

Örgüt mensupları zaten suça bulaşmış olan kişilerdi. Kimleri ağına alacağını dikkatle çalışıyor, aday kişilerle ilgili geniş dosyalar oluşturuyor ve sonra onları öldürüyordu. Ama bu, sanal bir ölümdü. Bir yandan biriktirdiği gerçek ölüm deneyimlerinden seçtiği kişiye en uygun olan, kabullenebileceği bir tanesini adayın beynine ışınlıyordu. Tabii bunun için adayı önce kaçırması ve trans haline getirmesi gerekiyordu. İlgili ölüm deneyimini sadece beyninde yaşayan ama gerçekte ölmemiş adayı transtan Egill uyandırıyordu. Ölümden dönen kişinin Egill’i bir yarı tanrı gibi görmesini garipsememek gerekir. Bunu sağlamak için gerekli atmosferi sağlamakta da Egill giderek ustalaştı.

Egill asıl amaçlarına ulaşmak için gerekli basit parasal imkanları ve güçleri elde etmek için küçük çaplı operasyonlar yapmaya başladı. Yeterli bir ‘ölüler çetesi’ oluşturduktan sonra ise, asıl hedefine yöneldi: İçinde yaşadığı başta olmak üzere ‘insanları zayıflatan, güçlerini körelten, dünyayı bir böcekler gezegenine dönüştüren’ ‘yumuşak demokrasileri’ yok etmek!
Egill tarihin gördüğü en korkunç anarşistlerden biriydi.

Zaten ölmüş ve Egill tarafından geri diriltilmiş olduğunu düşünen bağlıları Egill tarafından beyinlerinde oluşturulan türlü türlü başka havuç ya da sopa deneyimlerin de yardımıyla son derece tehlikeli olmaya başladılar. Egill, mesela Eyalet Valisine suikast planlıyor. Önde gelen müritlerinden birine bu suikasti yaptırıyordu. Suikasti, katil biraz gecikmeli yakalanacak şekilde planlamaya dikkat eden Egill, arada geçen birkaç dakikalık sürede katilin beynindeki bu suikast deneyimini bir kapsüle aktarıp alabileceği önceden planlanmış güvenli bir yere koymasını da sağlıyordu. Egill’in müritleri teslim olurlarsa Egill’in kendilerine ulaşamayacağını ve hapiste çürüyüp gideceklerini, ama ölürlerse Egill’in onları yeniden dirilteceğini düşündüğünden hiçbiri canlı yakalanamadı.

Ölen suikastçinin yaptığı suikastle ilgili anı kapsülünü elde eden Egill bunu başka bir müridinin beynine ışınlıyor, böylece etrafında suikastler işleyip kurtulmuş olduklarını düşünen kişiler oluşturuyordu. Bunları da sonraki suikastlerde kullanabiliyordu.

Normal bir zamanda olsaydı Egill’in bu kadar gemi azıya alması mümkün olmazdı. İlk başlarda zaten Egill son derece temkinli hareket ediyor, kafasındaki anarşist planları uygulamaya cesaret edemiyordu. Sadece ufak tefek denemeler ve küçük çaplı suçlarla teknik ve taktiklerini geliştiriyorken, Amerika dolar, emlak ve petrol opsiyon piyasalarında birbirinin etkisini çığ gibi artıran krizleri yaşamaya başladı. 1929’dakinden bile çok daha kötü ortam şartları oluşmuştu. Kurt, puslu havayı sever ya, Egill’e de gün doğmuştu. Suikastlerine başladı. Ülkenin birleştirici ve lider rolü oynayabilecek herhangi birine ihtiyacı en üst seviyelerdeyken, bu tür olası liderler tek tek avlanıyordu.

Egill’le ilgili yok edilmemiş bilgilerden ulaşabildiğim kadarını Mustafa’ya da aktardım. Bunlar tutarlı bir tarihçe oluşturmak için yeterli değil. Ama bir hikayeye ilham kaynağı olabilir. Belki de bakarsınız Egill’in hikayesini ileride Mustafa’dan dinleme şansınız olur.

(2053'te yaşayan Kamil Asma'nın dilinden, Yazar: Mustafa Acungil)

NewLand’in siyasi sisteminin sırları

Bir arkadaşım, NewLand’in kendisine özgü ve dünyada benzeri olmayan siyasi sistemi üzerine özel bir araştırma yapmıştı.

(11 Aralık 2053, Kamil Asma)
Bir arkadaşım, NewLand’in kendisine özgü ve dünyada benzeri olmayan siyasi sistemi üzerine özel bir araştırma yapmıştı. Bu yazıda size bu siyasi sistemin gücünü (belki de zayıflığını) oluşturan temel faktörlerden bana en ilgi çekici gelenleri aktarmak istiyorum:

1.        Partisiz demokrasi: Bu, en ilginç özelliklerinden birisi. Son birkaç yüzyılın hemen tüm demokrasilerinde hatta nasyonal sosyalizm gibi pek demokrasi sayılamayacak uç örneklerde, komünist sistemlerde bile, seçime dayalı tüm yönetimlerde parti kavramı var. Oysa NewLand’de parti yok. Parti olmaması beraberinde demokrasinin en sıkıntılı konularından biri olan parti kökenli sorunları ortadan kaldırıyor. Parti olmayan bir ortamda parti içi demokrasi sorunları yaşanmıyor mesela. Yine de parti olmadan bir demokratik sistemin düzenini koruyarak yaşaması bana hayli ilginç geliyor.

2.        Günlük seçimler: Sistemin diğer unsurlarından pek çoğunu mümkün kılan ve teknolojinin nimetlerinin en faydalı olduğu konu günlük seçimler. Bir önceki yazıda detaylarını anlatmıştım; NewLand’de her kişi oyunu her gün belirli saat aralığında değiştirebiliyor. Kademeli seçim sisteminde yer alan tüm seçilmişler bir ya da birkaç gün içinde alaşağı olabileceklerini biliyorlar. Böyle bir sistemin nasıl kaos doğurmadığına hala şaşırıyorum ama sistem bir kez oturmuş hale geldiğinde yürüyebildiğini görmek ufuk açıcı. Klasik demokrasilerde seçimlerin genelde dört senede bir yapılıyor olması, hem seçim dönemleri yaklaştığında akıldışı ekonomilerin uygulanmasına, hem de seçimlerin ardından seçilmişlerin uzunca bir süre hayli başlarına buyruk hareket edebilmelerine imkan sağlıyor.

3.        Her bir insana sadece kendi dahil olduğu 150 kişilik grubun içinden birini seçme sorumluluğunun verilmiş olması: Demokrasinin en çok eleştirilen konularından biri olan oyların eşitliğine dahice bir çözüm! Dağda çobanlık edenle profesörün oyunun aynı değerde olması sıklıkla eleştirilmiştir demokrasilerde. Bu sistemde ise yine birincil seviye oylarda herkesin oyu eşit. Diğer seviye oylarda ise, o seviyeye seçilmiş olan kişilerin oyları eşit. Buna kademeli temsili demokrasi deniyor. Sistemin temel düşüncesi, kişilerin yakından tanımadıkları insanlar arasında seçim yapmalarının mantıklı görülmemesine dayanıyor. Her insan sadece kendi içinde bulunduğu yüzelli kişilik bir gruptan tek bir kişi seçmekle yükümlü. Aslında ikincil, üçüncül ve diğer seviye oylarda da yine her kişi yine aynı basitlikte bir seçim yapmış oluyor. Teknoloji kullanımıyla seçimlerin her gün tekrarlanan bir etkinlik haline getirilmiş olmasıyla bu dar seçim çevresinden tek kişi seçme ilkesi birlikte ürkütücü bir yönetime etkin katılım şansı yaratıyor.

4.        En alt birimlerde neredeyse tamamen yerel yönetim: Yaprak seviyesinde –en alttaki grupların seviyesine bu adı veriyorlar- yönetim tamamen yerel. Karar verilecek konularda tüm bireylerin oyuna başvuruluyor. Yönetim fonksiyonları ise her gün iktidarını kaybetme olasılığı olan ilk kademe seçilmiş kişinin üzerinde. Bu seviyedeki seçilmişler zamanlarının yarısını birim yönetimi ve üst seviyede oy kullanımına ayırma karşılığında ülkedeki kişi başı ortalama finansal kazanım kadar karşılık alıyorlar. Kalan zamanlarında ise kendi etkinliklerini sürdürmekte serbestler. İkinci seviyeden itibaren seçilenler ise tam bir çalışma zamanını seçilmişlikleri ve –varsa- atanmışlıkları ile ilgili görevlere ayırıyorlar.

5.        Hukukta minimalizm: Yazılı hukuk çok kısıtlı. Yüzellilik birimlerin oluşumu, değişiklikleri ve çeşitli bağlantılı unsurlar ise tüm yazılı hukukun yarısını kapsayacak kadar detaylı. Genel toplumsal hayata yansımaları olmayan konularda her yüzellilik birim nerdeyse kendi başına bir ülke gibi kendi kendini yönetiyor. Böylesine dar kapsamlı bir yönetimin sağlıklı yürümesinde, ülke çapında bilgi üretimi ve yayılımının çok etkin bir şekilde yürütülüyor olması çok büyük destek sağlıyor.

6.        Başkan ve CEO: Aynı bir şirket gibi. Ülkenin seçilmişlerinin kademe kademe en tepeye kadar yürüyen seçimleri sonucu başkan belirlenmiş oluyor. Başkanın da birkaç günlük bir oy yönelimi değişimiyle her an yerinden olması mümkün. Ama en alt kademeden en üst kademeye kadar her seçilmişin bir gölgesi var. Her kademede ikinci en yüksek oyu almış olan kişi her an görevi devralacakmış gibi kendisini hazır tutuyor. Ülkeyi yöneten ise CEO. Başkanın atadığı ve yönetim kurulunun denetimine tabii olan bir atanmış CEO, onun atadığı Koordinatörler ve diğer atananlarla ülke bir şirket gibi yönetiliyor. Bazı dönemlerde başkan çok sık değiştiği halde CEO ve atanmış kadrolarda çok daha durağan bir kadroyla o hareketli dönemler atlatılmış.

7.        Seçilmişler/Atanmışlar: Seçilmişler toplumun genelini ilgilendiren konularda yasama, kendi içlerinden hakemler kurulu oluşturma, ülkenin CEO’sunu atayıp CEO tarafından önerilen direktörleri onaylama dışında sadece denetim yapıyorlar. Ülkeyi atanmış profesyoneller seçilmiş temsilcilerin ilkeleri doğrultusunda ve onların denetiminde yönetiyorlar.

8.        Para birimsiz ekonomi: Milli para birimi yok. Çevrimiçi teknolojinin çok gelişmiş olması sayesinde imkan bulmuş, her nesneye ya da somut/soyut hizmete karşılık gelen sayısal sertifikaların el değiştirmesine dayalı bir ekonomi var. Bu ekonominin içine para, sadece yabancı ülkelerle yapılan alışverişler aracılığıyla oluşan döviz olarak giriyor. En ilginç bulduğum yönü, ticaretin olasılıklarını üssel olarak artırmış olması. Mesela sizce bir haftalık sanal dünya turu kaç kilo peynir eder? Alışverişi yapan taraflara göre çok değişken cevapları olabilir. Ticareti sevenler için inanılmaz keyifli fırsatlar her tarafta cirit atıyor.

9.        Hükümet iflası: CEO’nun yönetimindeki hükümet, başka raporlarının yanında finansal raporları ile de Başkana ve seçilmişlere karşı sorumlu. Geçmiş yıllarda birkaç kere hükümetin ekonomik olarak iflas ettiği olmuş. Bu durumda ülkenin önde gelen girişimcilerine teklif götürülerek onlardan iş planları alınmış ve içlerinden birisi atanarak yeni bir hükümet kurulmuş. Hükümet iflaslarında CEO ve tüm direktörler toplumsal tepkilere ve kişisel pişmanlıklarına dayanamayıp ülkeyi terk etmişler.

10.        Grup üyeliği/vatandaşlık: Yüzellilik gruplar çok önemli. Vatandaşlık bu gruplardan birine üyelik demek. Göç edenler kapasitesi olan gruplar tarafından mülakata alınıyorlar. Ancak bir grup tarafından kabul edilen göçmenlerin ülkede kalmasına izin veriliyor. Grup üyeleri 10’da 9’luk bir çoğunlukla bir üyeyi grup üyeliğinden atabiliyorlar. Bu durumda 3 ay içinde kendini bir gruba kabul ettiremezse kişi sınırdışı ediliyor. İnanılmaz karmaşık ve çok detaylarına kadar yazılı kararlara bağlanmış bir sistem grup üyeliği!

(2053'te yaşayan Kamil Asma'nın dilinden, Yazar: Mustafa Acungil)

150 kuralı (4 Aralık 2053, Kamil Asma)

Seçimsiz bir demokrasi benimsendi. Başka bir bakış açısıyla sürekli seçim halinde olan bir demokrasi de denebilir!

NewLand’de teknolojinin ülkenin kurulduğu ilk yıllardan itibaren yoğun bir şekilde uygulanması, yaşam şekline de çok büyük etkilerde bulundu.
Bu etkilerden belki en önemlisi, yönetim şekli üzerine olandı: Seçimsiz bir demokrasi benimsendi. Başka bir bakış açısıyla sürekli seçim halinde olan bir demokrasi de denebilir!
Ülke en fazla 150 kişiden oluşabilen küçük birimler olarak yapılandırıldı. Bazı küçük yerleşim yerleri sadece birkaç birimden oluşuyorken büyük şehirlerde her bir bina bir ya da birkaç birim olarak yapılanabiliyordu. Teknolojinin getirdiği imkanlarla, her bir birim üyesinin günlük olarak birimden kimi seçeceğine ilişkin tercihini belirtme şansı oluştu. Böylelikle her bir 150’lik birimin temsilcisi her gün yeniden güvenoyu alıyor durumdaydı.
150’lik birimlerin kendi içlerinden seçtiği kişilerden oluşan ikinci katman da yine en fazla 150 kişiden oluşacak birimlere bölündü. Bunlar da kendi içlerinden bir kişi seçtiler.
Ülkenin ilk başlardaki nüfusunu 15 milyon olarak düşünürsek, ilk seviyede 100 bin grup oluştu. Bu seviyede 100 bin birinci kademe delege seçilmiş oldu. 100 bin birinci seviye delege yaklaşık 670 ikinci seviye grup oluşturdu. İkinci seviye gruplar da kendi içlerinden birer kişiyi delege olarak seçtiler. Böylece 670 ikinci seviye delege seçilmiş oldu. Bu 670 ikinci seviye delege her biri en fazla 150 delegeden oluşan üçüncü seviye 5 grup oluşturdular. 5 grubun her biri nihai 15 kişilik yönetim kurulundan kendine düşen kadarını seçti. Bu 15 kişilik yönetim kurulu ise aralarından bir yönetim kurulu başkanı seçti.
İşin ilginci bu seçimlere ilişkin oy kullananların her akşam 18.00’den gece yarısına kadar oyunu yenileyebilmesi, ertesi sabah da yeni durumun ilan ediliyor olmasıydı.
Yine yukarıdaki 15 milyon kişiyi düşünecek olursak, ülkenin Yönetim Kurulu Başkanı’nın sabaha tekrar makamında olabilmesi için her gece kendi 150 kişilik birinci seviye grubunun, 150 kişilik ikinci seviye grubunun, yaklaşık 134 kişilik üçüncü seviye grubunun ve 15 kişilik yönetim kurulunun çoğunluk oyunu sağlaması gerekiyordu.
Yürümesi imkansız gibi görünen bu sistem çok iyi çalıştı. Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 93’ü her gece sadece kendi içinde bulunduğu 150 kişilik gruptan kimi seçeceğine karar veriyordu. 150 kişiyi yakından tanımak mümkün olduğundan çok isabetli tercihler yapıldı. İsabetli olmayan tercihlerin anlaşılıp değiştirilmesi de hayli kısa zamanda gerçekleşti. İlk gruptan seçilen kişiler ülkenin sadece yüzde 7’sini oluşturuyordu. Bu kişiler her gece sadece kendilerine oy verip, bir de ikinci seviyede üye oldukları 150 kişilik grupta kimi seçeceklerine karar veriyorlardı. Daha etkin bir konumda olan bu 100 bin insan seçildikleri 150 kişilik grup ve seçim yaptıkları 150 kişilik grubu iyi tanımayı başarabiliyorlardı. Üçüncü seviyede seçilen 670 kişi arasında yer alanların mesleği doğrudan yönetim ülkenin genel yönetimiydi. Bunlar bir bakıma temsili demokrasilerdeki meclisler gibi çalışıyorlardı. Bu kişiler de her akşam, kendi ilk ve ikinci gruplarında kendilerine oy verip yaklaşık 134 kişilik üçüncü seviye grupta da hangi 3 kişiye oy vereceklerine karar veriyorlardı. Son olarak 15 kişilik yönetim kurulunda yer alanlar da ilk üç seviye için her akşam kendilerine oy veriyor, yönetim kurulu başkanı ile ilgili olarak da içlerinden bir kişiyi seçiyorlardı.
Sistemin oturması için geçen birkaç yılın ardından, seçilen insanlar ülkenin seçilmeyi en çok hak eden kişileri olmaya başladı. Her hangi bir seviyede seçilen bir kişi, önemli bir karakter zaafı, hatalı ve önemli bir tavır, yaşlılık ya da hastalıktan dolayı performans kaybı gibi durumlarda hemen aşağı iniyor, yerine daha iyi iş yapabilecek biri geliyordu. Öte yandan işini iyi yapan kişiler, sürekli bir oy desteğinin rahatlığıyla, kaygısız bir şekilde işlerini olması gerektiği gibi yapmaya devam ettiler.
Zamanla gelişen gölge adam yaklaşımı da sistemin dinamizmini artırdı. Her seviyedeki her grupta birincinin ardından gelen en çok oy alan ikinci kişi gölge adam oluyor ve bir üst seviye için gölge oy kullanıyordu. Böylelikle yerini kaybeden birinin boşluğunu kimin dolduracağı hemen hemen kesin bir olasılıkla bilinebiliyordu.
Başlangıçta bahsi geçen 15 milyon, tabii ki ülkenin tüm nüfusu değildi. 11 yaşını doldurmuş olan nüfus bu kadardı. Bu sistemde 11 yaşını doldurmuş her insan –akli melekeyi kaybetmek, oy kullanma hakkını bağlayıcı suçlar gibi konular hariç- oy kullanabiliyordu. 11 yaş altı çocuklar 150 sayısına dahil edilmeden, velilerinin grubunun denetiminde oluyorlardı. 11 yaş üstü olup oy hakkı bulunmayan kişiler ise bu sefer 150 sınırını da eksilterek kendi gruplarında yer alıyorlardı.
150 kişilik gruplar birbirleri arasında karşılıklı rıza ile bire bir üye değiştirebiliyorlardı. Bunun dışında yine nakil, yeniden gruplama, yeni grup oluşturma gibi konularda karmaşık ve tarihsel geçmişe dayanan düzenlemeler olduğunu biliyorum. Ama bu düzenlemelerin detaylarına ben de çok hakim değilim.
Küçük bir not: Mustafa, bu konunun sizlerin hem çok ilginizi çekebileceği ama hem de sizlere çok karmaşık gelebileceği konusunda beni uyardı. Eğer sorularınız olursa, yorum olarak belirtin. Bu konuda bir talep olursa, ileride başka bir yazıda bu sistemin işleyiş şekline ilişkin bildiğim kadarıyla daha detaylı açıklamalar yapabilirim.

(2053'te yaşayan Kamil Asma'nın dilinden, Yazar: Mustafa Acungil)

Gates'in Afrikası 2 (28 Kasım 2007, Kamil Asma)

Gates, henüz küçük olan ülkesini bir şirket olarak yapılandırdı. Anayasa şirket yönetmeliği tadındaydı.

Petrol fiyatlarındaki çöküşün ilk haftasında Microsoft, tüm dijital hazinesini, kod kütüphanelerini, geliştirilmekte olan projeleri, herşeyi, Gates’in Afrika ülkesine aktarmıştı. İkinci haftasında seçme kritik Microsoft çalışanları, Gates’in ülkesine birkaç özel uçağın defalarca yaptığı seferlerle taşındı. Üçüncü hafta, daha Amerika’da dağılmanın başlangıcının yaşanıyor olduğu anlaşılmadan, Bill Gates Windows’un yeni yurdunu ilan eden konuşmayı yapıyordu. Microsoft ürünleri, Amerika’daki krizden bağımsız olarak hizmet vermeye devam edecekti. Ama şartlardaki beklenmedik zorluklardan dolayı tüm fiziksel ortam dağıtımları ikinci bir bildirime kadar durdurulmuştu. Dijital dağıtımların sorunsuz devam etmesi için Türkiye’yle bir anlaşma yapılmıştı ve Türkiye’nin altyapısı bu amaçla kullanılacaktı. Tüm ürünlerin yeni versiyonlarıyla ilgili çalışmalar iptal edilmişti. Microsoft çalışan sayısında dramatik bir azaltmaya gitti. Dünyanın bu karmaşık yapısında tamamen yeni nesil ürünler için özel çalışma grupları kurduğunu ve 10 yıl boyunca yeni ürün çıkarmadan, sadece mevcut ürünlere desteğini devam ettirerek yeni nesil ürünlere hazırlanacağını açıkladı.
Bilginin Kara Kutusu dahil pek çok ürünün gelişme süreci başlamış oluyordu.
Bu ürünlere, çalışma mekanizmalarına, teknolojik gelişmelere zaman zaman değineceğim. Ama Gates’in daha büyük bir başarısı ve tüm bu yeni, doğayla barışık gelişmeleri mümkün kılan, yönetim şekliyle ilgili tarihte görülmemiş yeniliklerdi.
Gates, henüz küçük olan ülkesini bir şirket olarak yapılandırdı. Anayasa şirket yönetmeliği tadındaydı. Ülkenin parası yoktu. Dünyanın o dönemdeki en geçerli üç para birimi üzerinden işlem yapıyordu. Bütçe; açık verse de olacak, gerekirse para basılarak gerekirse vergiler artırılarak ya da borç alınarak denkleştirilecek bir mevzu değildi. Bir bilançoydu!
Ülkenin ana hedefi sürdürülebilir karlılıktı. Ancak bu sürdürülebilir kelimesi bir süs olarak değil, gerçek anlamıyla kullanılıyordu. Sonraki yıllarda ortaya çıkan ürünlerde görüldü ki, yeni ülke her türlü üründe sadece mali karlılığı değil, enerji kullanımı ve atık üretiminde doğayla uyumluluğu da ana bir ilke olarak kabul etmişti. Bu arada yeni ülkenin adı yeni ülkeydi: NewLand.
NewLand verimli bir elmas madenini barındıran bir Afrika ülkesinden, yerlileriyle de barış içinde kurulmuş bir ülke olarak yola çıktı. Sonraki on yıl boyunca dünyanın seçme insanlarını çeken bir araştırma geliştirme ortamı oluşturdu. NewLand üç ana alanda odaklanıyordu: Yeni nesil bilişim ürünleri, genetik, güvenlik. Madenlere dayalı bir ekonomiyle başlamış olması da bir tesadüf değildi. Takip eden yıllarda da görüldü ki, gerçek olanla sanal olanı, elle tutulabilir değerlerle tutulamaz değerleri dengeleyen bir politika güdüyordu.
NewLand’in kendisine görev kabul ettiği bir hedef de vardı: Afrika’yı hastalık ve cehalet gibi zararlı unsurlardan arındırmak. AIDS’e çare bulmak için çok büyük çaba sarf ettiler. Bunda tam başarıyı asla yakalayamadılar ama bireyde yenemedikleri AIDS’i toplumsal projelerle izole etmek ve toplumun birkaç onyılda AIDS’ten arınmış hale gelmesini sağlamakta başarılı oldular. AIDS’ten ölmesi kaçınılmaz olan yerlileri alışık olduklarından çok daha iyi yaşam standardında ama temiz toplumdan izole yaşattılar. Genetik çalışmalarla AIDS’li insanların sanal ortamdan görüşmeye devam edebildikleri kendi temiz çocuklarını üretmeyi mümkün kılmaları, kırılma noktası oldu. Nüfuslarının 4’te 3’ünden fazlası AIDS’e yakalanmış pek çok Afrika ülkesi toptan yok olma tehlikesine karşı bu başarılı programı uygulamak için can atar hale geldiler.
Ama bu toptan bir dönüşüm programıydı. Ülkelerin NewLand’e teslim olmaları gerekiyordu. İlk başlarda bağımsız olarak yapılan birkaç deneme başarısızlıkla sonuçlanınca, NewLand biraz da zorunlu olarak başvuran ülkeleri sınırları ve hükümranlığı altına dahil etmeye razı oldu. Bağımsızlığından ilk vazgeçen komşu bir ülkede AIDS’li oranı yüzde 90’ın üzerindeydi. Görece kısa bir zamanda bu ülkede yaşanan başarı, diğer ülkelerin de karar vermesinde hızlandırıcı bir etki yaptı.
Burada tüm detaylarına giremeyeceğim. Ana unsurları belirttim. Ama şunu eklemek gerekli ki, NewLand teslim aldığı nüfusu AIDS gibi hastalıklardan arındırmak ve temiz bir yeni nesil oluşturmakla kalmıyor, eğitim programlarıyla bu nesli dünyanın en iyi imkanlarına sahip hale getiriyordu.
Genetik ve yeni nesil bilişim ürünlerinde sağlanan üstün başarılar, NewLand’in şirket yönetim tarzıyla yönetilmesinin getirdiği karlılığın sağladığı imkanlar, bu ülkenin günümüzdeki sınırlarına ulaşmasını sağladı: Büyük Sahra’dan Güney Afrika Cumhuriyeti’ne kadar Afrika’nın çok büyük bir kısmı artık NewLand olarak anılıyor.

(2053'te yaşayan Kamil Asma'nın dilinden, Yazar: Mustafa Acungil)

Takip Edin