Read.Me

Mahmut Karslıoğlu - Yayın Yönetmeni

Call of Duty: Black Ops 4 - Xbox One X

80 XONE/PS4/PC Treyarch/Activision Blackout modu Call of Duty serisini kurtarmaya yetecek mi?

Sevsek de sevmesek de Battle Royale hala popüleritesini koruyan bir tür. FIFA’da bile kullanılan bu türün elbette ki uygun olan her oyunda yer bulması da şaşırtıcı değil. Dolayısıyla son dönemde sürekli kan kaybeden Call of Duty serisinin de bu şansı değerlendirmek isteyeceğine emindim ki öyle oldu. Black Ops 4, hikayeden yoksun ama çok etkileyici bir Battle Royale modu olan Blackout ile karşımıza çıktı. Fortnite da PUBG de oynamış biri olarak şunu söyleyebilirim ki COD, bu konuda büyük bir başarıya imza atmış. Demek ki AAA bir oyun içinde olunca, bu tür gerçekten de kaliteli grafiklere sahip olabiliyormuş. Call of Duty: Black Ops 4, Battle Royale'i öyle bir şekilde kendi dünyasına oturtmuş ki, açıkçası saatlerce oynamaktan kendimizi alamadık. Peki acaba bu mod oyunu kurtarma yetecek mi? İsterseniz şimdi COD: Black Ops 4’ün geriye kalan kısmına da bir göz atalım.


Bir oyun daha hikayeye elveda diyor!
Herkesin bildiğini bir kez daha tekrar etmek gerek: Oyunda herhangi bir hikaye modu yer almıyor. Bu anlamda CoD'un köklerine aykırı olan bir oyun Black Ops 4. Odağına tamamen multiplayer'ı alan yeni CoD, bu işi fazlasıyla iyi bir şekilde başarsa da, benim gibi hikaye olmadan yapamayan oyuncuları üzeceği de kesin. En büyük rakibi Battlefield 5’de mükemmel olmasa da senaryo bölümleri yer alırken COD bu konuda geride kalıyor.


Tamamen çoklu oyuncu üzerine kurulu sistem
Baştan yazayım eğer sadece çok oyunculu modu olan oyunlardan hazzetmiyorsanız, yazının devamını okumasanız da olur. Ama seviyorsanız oyun sizi uzun saatler ekran başına bağlamaya aday. Call of Duty: Black Ops 4'te başlıca 3 mod yer alıyor. Bunlardan biri içinde Heist, Control ve Search & Destroy gibi modları bulunduran Multiplayer modu, diğeri Battle Royale unsuru olan Blackout modu ve bir diğeri ise kuşkusuz CoD serisinin (nedense) en çok sevilen modlarından olan Zombi modu.

CoD: Black Ops 4'ün çok oyunculu modunda çok sayıda yeni harita yer alıyor. Görsellik olarak oldukça göz dolduran haritalar, nispeten dar yapılara sahipler. Bu da oyunun temposunu oldukça yükseltiyor. Öyle ki 2 takım halinde oynadığınız Counter Strike’ı andıran Heist modunda bir an bile durup soluklanmaya zaman bulamıyorsunuz desem yalan olmaz. Heist'in dışında Control, Free for All, Kill Confirmed, Search and Destroy, Domination, Hardpoint ve Team Deathmatch gibi modları da oynayabiliyorsunuz.


Seriyi kurtaracak mod: Blackout
Gelelim en başta yazdığım Blackout moduna. CoD: Black Ops 4'ün Battle Royale'ı fazlasıyla başarılı şekilde işlediğinden bahsetmiştim. Blackout; PUBG ile Fortnite arasında bir dengeye sahip oynanışa sahip. TPS yerine tamamen FPS olması da oyunu cazip kılan diğer unsurlardan biri. İster solo olarak tek başınıza, ister 2'li veya 4'lü takımlar halinde oynayabildiğiniz Blackout modu, klasik olarak helikopterden ekipmansız atlayıp, indiğiniz bölgede silah ve ekipman toplayarak, daralan sınır bölgesinden ve girdiğiniz sıcak çatışmalardan kaçınarak yaklaşık 100 kişiden en sona kalan kişi olmanızı temel alıyor. Treyarch burada oyuncuya sürprizler de hazırlamış. Oyunun diğer popüler modlarından biri olan Zombies’in baş aktörleri arada karşınıza çıkıp işleri zorlaştırabiliyor.

Konu zombie’leren açılmışken elbette, oyunda bir zombi modu da yer alıyor. Benim de çok sevdiğim Zombi modu şu an Black Ops 4'ün en çok oynanan oyun modlarından. Bu modda da ister yalnız, ister arkadaşlarınızla co-op şeklinde zombi avlamaya devam ediyorsunuz.


Sonuç olarak diyebilirim ki Call of Duty: Black Ops 4 dolu dolu bir yapım olmuş. Had safhada eğlenceli ve yapacak çok şey sunan oyun, hikaye modunu 3 ana daldan oluşan multiplayer oynanışa iyi bir şekilde feda etmiş diyebilirim. Gerek takım ve taktik anlayışlarını benimseyebileceğiniz, gerek solo olarak tek başınıza aksiyonun içine dalabileceğiniz bir oyun olmuş. Dinamizm, görsellik ve altyapı olarak iyi işlenmiş. Battlefield 5 olmasaydı yılın en iyi online oyunu olabilirdi bile. Türü sevenlere tavsiye ediyorum.

Dead Cells - Xbox One X

90 XONE/PC/PS4 Switch/Motion Twin Ölümden sonra hayat var mı? Hele bir oyunu oynayın, cevabı kendiniz bulacaksınız!

 İlk baştan açık açık yazıyorum. Bu oyunda ne kadar eğleneceğiniz, ne kadar mazoşist olduğunuza bağlı. Evet belki bu durum roguelike türündeki tüm oyunlar için geçerli ama diğer hiç birinde bu kadar çok ve çabuk ölmüyorsunuz. Elbette her öldüğünüzde elinizde hiçbir şey kalmadan baştan başlamak zorunda olduğunuzu da söylememe gerek yok. Her neyse gelelim oyunun detaylarına.

 Eski oyunların zorluk seviyesini unutmuş muydunuz?
Aslında eskiden oynadığımız tüm platform oyunları da böyleydi. Sürekli ölür durur ama hiç bıkmazdık. Yeni dönem oyunlarında nispeten kolaylığa alıştığımız için Dead Cells oyuncuyu birden hazırlıksız yakalıyor. Öyle bir oyun ki ölmeniz başarısızlık değil, oyunun konusunun bir parçası. Tanıtım filminden de bu açıkça görülüyor zaten. Ölmeniz gerekiyor ki hatalarınızdan ders alın ve bir dahaki sefere daha farklı bir taktik ve silah ile bir sonraki öleceğiniz noktaya kadar ilerleyebilin. Oyun da zaten bu şekilde gıdım gıdım ilerleyerek devam ediyor. Yeter ki pes etmeyin. Her seferinde oyunu daha iyi öğrendiğimiz ve farklılaşan bölüm yapısı nedeniyle Dead Cells’i baştan oynamak sıkıcı olmuyor. Hatta daha hızlı ve daha iyi oynayıp, daha önce açamadığınız kapıları bile açar hale gelebiliyorsunuz.

 İnsan hatalarından her zaman ders almalı
Kahramanımız iki farklı silah taşıyabiliyor ve bunların ikisi de isterseniz yakın dövüş silahı olabileceği gibi uzun menzilli silah da olabiliyor. İlerleyen zamanlarda iki özelliği de taşıyan silahlar bulmanız mümkün. Bazıları yakına gelene oklar atıyor, bazıları birer tuzak olarak çalışıyor. Özellikle oyunun ilerleyen safhalarında ve boss karşılaşmalarında, size zaman kazandırması açısından bu tür silahlar çok fazla fayda sağlayabiliyor. Elbette öldüğümüz zaman bunların hepsini kaybediyorsunuz. Ancak cell’lerimizi harcayarak açtığımız silahlar ve ekipmanlar ile bazı mutasyonlar sayesinde kazandığımız altınları saklayabiliyoruz.

 Güvenli bölge olmasa soluk alamayacağız!
Bölüm aralarında “güvenli bölge” diyebileceğimiz alanlar biraz soluk almanıza yardımcı oluyor. Buralarda biriktirdiğimiz “cell”ler ile yeni silahlara ve ekstra özelliklere ulaşabiliyorsunuz. Örneğin sağlığınızı toparlayacak bir sağlık iksiri alıp bunu bölümde kullanabiliyoruz ya da bölüm içerisinde bulduğumuz bir ekipman şablonunu cell’lerimizi harcayarak hayata geçirebiliyoruz. Mutation kısmında da düşmanlarımızı öldürdükten sonra saldırı gücü kazanma, hayat tazeleme, toplam sağlığımızı artırma gibi özellikler bulunuyor.

 Dead Cells, çok hızlı ve akıcı bir oyun. Sürekli ölüyor olsanız bile başından kalkmanız zor oluyor. Nostaljik yapısı ile eski tipteki platform oyunlarına özlem duyanlara ilaç gibi gelecektir. Bence mutlaka oyun kütüphanenizde bulunmalı.

We Happy Few - Xbox One X

75 XONE/PC/PS4 Compulsion Games 2. Dünya savaşının farklı bir son ile bittiği alternatif dünyaları seviyor musunuz?


Alternatif gerçekliği konu alan filmleri de oyunları da çok seviyorum. Dolayısıyla uzun bir süre önce Kickstarter’da gördüğümden beridir bu oyunu sabırsızlıkla bekliyordum. Üstelik bir de Xbox One’a gelince kaçırmak istemedim. Alternatif geçmiş temalı yapımlar, Wolfenstein II: The New Colossus örneğinde de olduğu gibi nedense genelde farklı sonuçlanan 2. Dünya savaşı konusunu işliyor. We Happy Few için de durum farklı değil. Bu geçmişte ise Almanlar İngiltere’yi işgal etmeyi başarmışlar. Oyunun konusu işte tam da burada başlıyor.


Bu kadar kötü ne yapmış olabilirler ki?
Sıra bir ada şehri olan Wellington Wells’e geldiğinde ada sakinleri öyle bir şey yapmışlar ki Alman birlikler kendi rızaları ile adadan çekilmiş. Bu olayın ne olduğunu bilmesek de ada sakinlerinin büyük bir vicdan azabı çekmesine neden olduğu gerçeği var. Bu olayın ardından da kötü anıları bastıran ve anlamsız bir mutluluk veren Joy adlı bir ilacın kullanımı mecbur tutulmuş. Tahmin edebileceğiniz gibi bizim yönettiğimiz üç karakter de bu ilacı almayı reddettiği için Downer olarak adlandırılıyor ve Wellington Wells ahalisi tarafından hiç sevilmiyor.


Oyunda Wellington Wells’ten çıkmaya çalışan bu üç farklı karakter ile üç farklı hikâyeye tanıklık ediyoruz. Üç hikâye iç içe geçmiş olduğundan bir hikâyeyi oynarken diğer karakter ile karşılaşıyorsunuz. Yani  Arthur ile Sally için bir görev yapıyorsunuz ve Sally olduktan sonra Arthur’a o görevi veriyorsunuz. Bu tür flashback’leri seviyorsanız oyunda eğlenceli zamanlar geçirebilirsiniz. Üç karakterin de tarzı farklı olduğundan üçü de farklı bir deneyim sunmayı amaçlamış. Arthur ile gizlilik ve dövüşmek arasında gidip geliyor, Sally ile genelde gizlenerek hareket edip kimyasal karışımlar oluşturuyor ve son olarak Ollie ile patlayıcılar oluşturarak rakibe doğrudan saldırabiliyorsunuz.


Hayatta kalma sistemi tüm işi zorlaştırıyor
Oyunu yeniden başlattığınızda kilit mekânlar hariç harita değişiyor ve dolayısıyla izleyeceğiniz yol da değişiyor. Yani ilk seferde bir yerden bir yere gitmek için gizlilik yeterliyken ikinci seferde şiddete başvurmak gerekebiliyor. Oyunda adam dövmek çok zevkli ama silahlarınız sonsuz değil ve bir süre sonra kırılıyor. Hayatta kalma sisteminin ise çok kullanışlı olduğunu söyleyemeyeceğim. Örneğin bir anahtar oluşturmak için gereken malzemeleri toplamadıysanız kapıda kalabiliyorsunuz. Oyun açık dünya oyunu olmadığında bu şekilde sıkışıp kalmanız içten bile değil. Bu yüzden sık sık kayıt etmek de fayda olacaktır.


We Happy Few’un hikâyesi aslında birkaç saate bitecek cinsten. Hikâye güzel, farklı karakterler ve yaşadıkları ilgi çekici. Ancak gerek ek görevler gerek keşif olayı gerekse karakterin bakımı derken oyun süresi gittikçe uzuyor. Toplamda ise hakkını vererek oynadığınızda We Happy Few size yirmi, otuz saat arası çok eğlenceli bir deneyim sunuyor. Hep aynı hikayelerden sıkılanlar için çok güzel bir alternatif.

Yüzde 100 yerli teknolojiler!

İlk etapta illa işlemci yaparak başlamamız gerekmiyor! Ama artık bir yerden başlamamız gerekiyor, orası kesin!

Ülkemizde son dönemlerde 100% yerli ve milli terimini çok sık duyar olduk. Bu konu üzerine farkındalık oluşması elbette çok güzel bir olay. Çünkü bir ülkenin üretimi ne kadar çok olursa ekonomisi de o oranda iyileşir. Ancak ortada bir kafa karışıklığının olduğu da kesin. Özellikle teknolojik ürünlerde bir kesim, %100 yerli üretimin doğru bir söylem olmadığını, bu ürünlerin içindeki parçaların çoğunun aslında yabancı menşeyli olduğu ile ilgili bir tartışma başlattı. Peki bu konuda haklılar mı?

Uluslararası fikir haklarına sahip olmasanız bile, ürünü yurtiçinde üretiyorsanız, o ürüne yerli  malı diyebilirsiniz. İçindeki bileşenlerin ne kadarının yurtdışından geldiği durumu değiştirmez.  Dolayısıyla ülkemizdeki teknoloji firmalarının kullandığı %100 yerli üretim söylemi, yanlış bir kullanım değildir. Zaten dünyadaki hiç bir firmanın ürününün içindeki bileşenler de %100 kendisine ait değildir. Doğrusu da budur. Çünkü hiç bir firma her konuda profesyonel olamaz. Her bileşenin üretimini profesyonellerine bırakmak daha doğru olacaktır. Apple da böyledir, Samsung da Huawei de...

Bizim asıl odaklanmamız gereken konu ise bileşenini dışardan alarak ürettiğiniz yerli malı bir ürünü üzerine eklediğiniz katma değerlerle tekrar dışarıya nasıl satabileceğimiz olmalıdır. Tümünün içinde neredeyse aynı bileşenler olmasına rağmen bir markanın diğerlerinin arasından sıyrılmasının sırrı işte burada yatar. Bu da yazılım geliştirme ile mümkündür. Elbette bu arada o bileşenlerin de ülkemizde üretilmesi hiç de fena olmaz. İlk etapta illa işlemci yaparak başlamamız gerekmiyor. Ama artık bir yerden başlamamız gerekiyor, orası kesin!

Mahmut Karslıoğlu
Takip Edin