Selçuk İslamoğlu

Teknoloji ve hayat üzerine...

Yepyeni bir dönem başlıyor: Windows 8

Windows 8 görücüye çıktı ama geliştiriciler ve kullanıcılar için yeni bir çağa girildiği kesin

Bugün Microsoft'un //Build/ isimli programcı ve uygulama geliştiricilere yönelik konferansı, Windows 8'in ilk defa görücüye çıktığı yerdi.

Windows 95'ten beri alışageldiğimiz Windows serisi DOS ila Windows 95 arası geçişten sonraki en büyük değişikliğini yaşayacak gibi görünüyor. Tam anlamıyla bu bilişim için yeni bir çağ olacak.

Konferans belirli bölümleri itibariyle şu noktalara temas ediyordu, ana hatlarıyla geçmek gerekirse:

1. Windows 8, her işlemcide çalışabiliyor. x86 / x64 / ARM gibi. Uygulamalar bir kez yapıldıktan sonra her işlemcide aynı şekilde çalışıyor. Yani masaüstü / mobil uygulaması gibi fark yok.


2. Masaüstü eski klasikliğini isteyenler için bazı noktalarda korusa da, artık MetroUI arabirimi ile tüm bilgisayar yönetiliyor.

3. Uygulamaları istediğin şekilde yazabiliyorsun, ister C, C++, ister C#, VB, ister bildiğin Javascript, HTML, XAML yaz. Hepsi aynı şekilde çalışıyor.


4. Windows 8 için gerekli çözünürlük 16:9 veya 16:10, en az 1366 pixel çözünürlükte olacak


5. İleri düzey sistemlerde, UEFI'siz, hibernationsız, sıfırdan açılış 4 saniyenin altında. Netbooklarda 10-15 saniye kadar. 1 GB Ram'li Atom işlemcili Notebook'un RAM harcaması Windows 7'de 400 MB civarı iken, Window 8'de 200 MB kadar.

6. Dokunmatik üzerine çok çalışıldığı kesin. Cihazların %50'sinden fazla Samsung'tu. Özellikle monitörler, diğer yandan HP'nin (bunlar PC'yi bırakmamış mıydı?) ve Asus'un tabletleri göze çarpıyor. Samsung tabletleri de unutmamalı...


7. Uygulamaların birbiriyle iletişimi çok güzel düşünülmüş. Normal Win32 uygulamaları da marketten bulunabiliyor. Windows 7'de çalışan her uygulama Windows 8'de çalışacak (yani uyumluluk problemi olmayacak) Daha güzeli otomatik olarak markete gönderilebiliyor vs. Herkes uygulama gönderebiliyor ve imzalama işlemci gerçekleştirilebiliyor. Tabi güvenlik için özel testlerden sonra. 

8. Cihazların güç tüketimi özellikle çok düşürülmüş. Windows çalıştıran sistemlerin yaklaşık 2 katı daha uzun pil süresi demek bu.


9. IE9 (ve gelecekteki IE10) üzerine kurulu ve tüm donanım desteği sunulabiliyor. Düşük donanımlı cihazlarda bile kaydırma oldukça başarılı ve takılma hissedilmiyor.


10. MetroUI ile dilendiğinde cihazlar arası otomatik senkron ve bulut sistemlerin gücünden faydalanıyor. Multitasking iOS ve Android'in göstermelik multitask'ı yanında Windows'unkini mobil aygıtlara getiriyor.

Sonuç: Telefon olmasa da, Tablet piyasasında iOS ve Android'i zor günler bekliyor gibi. Düşük güç tüketimi ve HTML/Javascript/CSS bilen her kişinin uygulama yazabileceği bir platform konusu da diğer marketleri zorlayacak. Eğer hiç bir kökten çözüm getirilmezse, Windows 8'in çıktığı ilk yılda hem iOS'un hem de Android'in tablet kullanım oranları tek haneli rakama inebilir. Yani masaüstü hakimiyeti gibi mobil hakimiyeti de Microsoft'un eline geçebilir demek çok hayalperestlik olmaz.

Arabirime alışmak oldukça kolay, hele ki zaten akıllı telefonunuz varsa hiç problem değil. Ama alışamayanlar için klasik arabirimi olduğunu da söyleyelim.

NOT: Windows 8 hakkında herşey gibi bir şey söylemek için henüz çok erken, bu sadece geliştiriciler için verilen bir konferanstı. Bu sadece başlangıç şimdilik.

İnternetteki erişim sorunları ve Google

"Demiştim" demiyeceğim ama 2007'de yılında yazdığım bu yazı bugünkü sıkıntıyı açıklıyor...

5651 sayılı kanunun başımıza bela olacağı kanunun çıktığı 2007 yılından beri belliydi...
 
Ama buyrun bugünkü Google sorununun yolaçacağı kaos hakkındaki yazım:
https://www.chip.com.tr/blog/selc ... elc-edilir_302.html
 
 
ve Türkiye'nin acı gerçeği...
https://www.chip.com.tr/blog/selcuk/hani-youtube-acilimi_3851.html
 
5651 no'lu kanun derhal revize edilmeli ve TİB'e ve mahkemelere internet üzerindeki sub-url yasaklamalarında teknik eğitim verilmeli... 
 

TV keyfi deyince ne anlaşılır?

Siz televizyon deyince ne anlıyorsunuz bilemem ama ben TV kanallarından çok o dikdörtgen veya kare aygıtı algılıyorum....

Çünkü TV kanallarıyla pek de uzaktan yakından ilgim yok. Hele ki internet devrinde interaktif olmayan bir yayın beni oldukça sıkıyor. En azından bir altyazı seçeneği, bir ses / dublaj değiştirmesi olmalı bir TV kanalının ilgimi çekebilmesi için...

Ama bahsedeceğim konu tabii ki TV ve kanalların kullanılışı değil. Daha önce de HD Ready veya Full HD konusunda bir yazı yazmıştım. Ama bu sefer kendim için bir şeyler istedim.

Küçükken arkadaşlarım dışarıda benim yerime geçebilecek bir kaleci ararlarken, ben o sıralar, şimdi bir teknoloji istasyonu diyebileceğim, TV'si bilgisayarı, yazıcısı tarayıcısı, Videosu kaydedicisi bir ev hayali kurup planlarını çiziyordum. Neyse ki teknoloji benim "astronot olmak gibi gerçekdışı olmayan hayallerimi" geçti ve beni mutlu etti.

Bu hayallerimin bir kısmını bilgisayar sektörü karşılarken, TV sektörü genel olarak hep geriden takip etmeyi seçti. Önce renkler geldi, sonra kumanda. Boyutlar büyüdü, şekiller inceldi ama TV hala aynı TV kaldı.

Neyse ki bu da geçecek gibi, çünkü araştırdığımda artık beni en azından bir miktar tatmin edecek teknolojiye ulaşıldı. Sebebini KDV ve ÖTV'ye bağlasam da, her iki ülke vatandaşlarının da gümrük ödediği, ama nedense Almanya'da 700 Euro (Yaklaşık 1500 TL), ve Türkiye'de vergilerle canına okunmuş olarak 2900 TL olan bir Samsung 40B65x serisi bir televizyon almış bulunuyorum.

Bu televizyonu kendim için seçmemin nedeni artık TV'lerin de bir bilgisayar gibi olabildiklerini görmüş olmam. Örneğin artık "Boot" etmeleri gibi. Ama satın almadan önce ilgimi çeken DLNA olayıydı. DLNA basitçe network üzerinden diğer aygıtlara bağlanabilme ve etkileşim diyebilirim. Öte yandan televizyonda MKV, VOB,  AVI, DIVX, XVID, MP4, H264, WMV gibi formatları, Türkçe karakter de destekleyen altyazılarıyla birlikte  2 USB girişinden takılabilen herhangi bir Flash disk veya NTFS dahil taşınabilir sabit diskten (veya network üzerinden) oynatabilmesi, benim gibi sinema / dizi severler için harikulade bir durum. Ayrıca sıkça sorulabileceğini tahmin ettiğim, sevgili Ufuk'un bana ilk sorduğu soru olan "MKV altyazılarını oynatabiliyor mu?" sorusunu da yanıtlayayım: Hayır, MKV içine gömülmüş altyazılar oynatılmıyor. Ama bir diğer soru olabilecek şeyi yanıtlayayım: Evet, 1920 x 1080 MKV'leri hiç takılma yaşamaksızın oldukça rahat şekilde oynatıyor (en azından harici sabit diskten). Altyazıların dosya ile aynı isimde, ayrı dosya olarak bulunması gerekli. Dahası internete bağlanabilmesi de ayrı bir güzellik. 1920x1080 (bilinen adıyla Full HD) de bunun artık mecburi getirilerinden...

Samsung'un görüntü kalitesi de artık pek çok kişi tarafından bilindiğinden dolayı, renk canlılığı ve 100Hz özelliklerini tek satırla geçeceğim. LED TV'lerin pek çok kişi için henüz fiyat açısından tatmin edici bölgede olmadığını düşünürsek, LCD'nin son temsilcisi oldukça iyi diyebiliriz.

Ama hayalkırıklıklarım da olmadı değil. Bunlardan birincisi Wireless/DLNA özelliği. Evet, televizyon kablosuz olarak da ağlara bağlanıp, Windows 7 Media Center'ından veri alıp gönderebiliyor, uzaktaki bilgisayarınızdaki dosyaları yazılımınızla çalıştırabiliyor ve oynatabiliyorsunuz. Tabi bu sadece "kağıt" üzerinde, en azından Türkiye'de. Çünkü cihaza bağlanabilecek Wireless USB dongle Türkiye distribütörleri tarafından nedense getirilmemiş (ne zaman getirileceği konusunda da telefonda yanıt veren kızcağızın da bana tek söyleyebildiği bu konuda bize bir bilgi gelmedi demek oldu zaten. Pek de umut yok gibi, çünkü TV yine de yaz başından beri satılıyor). Tek çareniz cihazın fiyatı kadar ek bir "gönderi" ücretiyle yurtdışından getirmek veya ebay yolları taştan türküsünü söylemek.

Bir diğer hayalkırıklığı ise görüntü boyutlarını (16:9, 4:3 vs.) gibi TV kanalına özgü kaydedemiyor olmanız. Kanal HD ise otomatikman uygun görüntü boyutuna getirse de, örneğin normalde 16:9 yayın yapan bir kanalı, yayıncı 4:3 verse bile sürekli 16:9'a getirerek izlemek istiyorum diyemiyorsunuz. Ama bunun oldukça ufak bir eksi puan olduğunu söyleyim.

1-2 hayalkırıklığı da olsa, yine de beni bir kez daha bilgisayarımın başından, oturma odama sürükleyecek bir televizyonum olduğu için de mutluyum. Artık filmleri daha ferah ve geniş şekilde izlemek için bilgisayarımı bağlamak zorunda olmadığım, ek DVD/DIVX playera gerek duymadığım, daha güzeli TV'nin başına geçebilmek için illa ki bir TV kanalı açma zorunluğu hissetmediğim bir televizyonum var.
 
Eh artık bundan sonra da umut edebileceğimiz tek şey, her TV kanalının artık HD hallerinin çıkması...

Hani Youtube açılımı?

Trene bakanla, internete bakan aynı Bakan olunca...

İşte size bazı istatistikler:

- 70 milyon nüfuslu ülkede, 65 milyon cep telefonu abonesi var...
- Son kullanıcıların, Türkiye'de teknolojiye harcadığı miktar Avrupa'dakini 2.5 katı...
- 7 milyondan fazla internet abonesi var, 20 milyondan fazla kişi internetten faydalanıyor.

Çok güzel görünüyor değil mi?

Bir de diğer yönden bakalım:
- Bir banliyö hattıyla, internet aynı kefede. Yani "Ulaşım Bakanlığı" bünyesinde.
- 4200 web sitesi kapalı. Bunların bir kısmı mahkeme kararı olmadan, keyfi kapamalar.
- Kuzey yarım kürenin en pahalı internetini kullanıyoruz...

Körfez savaşlarını yaşı yetenler bilir: En büyük haber kaynağı Irak'ın "Bilişim (Enformasyon) Bakanı"ydı. O günlerde biz bile "Ne iş yapar ki bu bakanlık?" diyebiliyorduk.

Bu sıralar medyada da "şu açılımı, bu açılımı" diye moda olan ve bir çok "demokratiklik" kelimesinin dillerden düşürülmediği söylemler heryerde dolaşırken, bu konuda bahsi geçen durumdan bahseden hiç yok. Hergün şu site kapatıldı, bu site kapatıldı haberlerini duyar olduk tam tersine...

Peki hatırlatalım... Topu topu 2 sene önce,  4 Mayıs 2007 tarihli 5651 sayılı İnternet Yasası yürürlüğe girdi. Bir yazı nedeniyle, Geocities.com kapandı, Wordpress.com kapandı, Dailymotion.com kapandı, Myspace.com kapandı, Youtube.com kapandı. Bunlar en çok bilinenler...

Sadece görüşleri kimilerine aykırı olduğu için Bilim adamı Richard Dawkins'in sitesi richarddawkins.net bile kapalı.

Mahkemeler hiçbir savunma almaksızın siteleri tedbir mahiyetinde kapatabiliyor. Kurulan Internet Kurullarında, mahkeme kararı olmaksızın kuruldaki kişilerin kişisel değerlerine paralel olarak (bir nevi keyfi olarak) herhangi bir çocuk pornosu gibi suçları teşgil etmeyen erotik sitelerin kapanmasını saymıyorum bile.

Özellikle son 10 yıldır yükselen, böylesine bilişim konusunda bireysel ve toplumsal ihtiyaçları hala karayolları ve demiryollarına da bakan bakanlık kaldırabiliyor mu veya ilgileniyor mu?

2009 Şubat ayında çıkan yasayla 3 ay içerisinde hazırlıkları tamamlanıp yürürlüğe girmesi şart koşulan "Telefon hatsız ADSL hatları" veya bir diğer deyişle, "Sabit ücret ödeme zorunluluğunun kalkaması", Ekim ayına gireceğimiz şu günlerde hala devreye girememesine ne buyurulur?

Her yerde "demokratik haklar" , "özgürlükler" naraları atanların bu konudaki suskunluğu oldukça komik bir tezat, özellikle yasayı çıkaranların, sansür kurullarını kuranların da bu kişilerin arasında yer alması?

Trajikomik başka mesele de, bir ara yine Bakanımız tarafından sarfedilen "Madem Amerikadaki site vatandaşlarımıza reklam gösteriyor, Vergi ödenmeli" polemiği. Çözümü çok basit, her Türk sitesi ne zamanki dünyanın internet hizmeti veren 180 ülkesine ayrı ayrı vergi öder, o zaman yurtiçinde hiç bir bağı olmayan siteler de bize vergi öder. Mesela CHIP Online niye ABD devletine vergi ödesin sırf oradan da bizleri okuyan var diye? Veya uydu üzerinden ulaşan yabancı TV kanalından da vergi mi alıyoruz? Sunucularımız Türkiye'de, Türkiye'deki servis sağlayıcımız vergisini ödüyor, biz ödüyoruz... Youtube Amerikan firması, Türkiye'de hiç sunucusu yok. Eğer Türkiye'de internet hizmetleri fiyatları düşük olsaydı, o zaman Youtube Türkiye'de de sunucu kiralar, ödediği hizmet parası, ISS tarafından vergi olarak devlete dönerdi.

Eleştirmek basit, peki çözüm?

Tüm gelişmiş uluslar gibi sadece bilişim ve iletişimle ilgilenecek bir Bakanlık.
 
Uzmanlaşmış ekipler, uzmanlaşmış mahkemeler ve Uluslararası demokrasi standartları. Yasaların da uzmanlaşmış kişilere göre, bizim de kabul ettiğimiz Avrupa yasaları uyarınca, internete ucuz ve adil erişim özgürlüğünü zedelemeyecek derecede "müstehcen" kelimesi gibi herkese göre değişebilecek keyfiyete sahip olmaması ve tartışmaya mahal vermeyecek netliğe geçirilmesi. İnternetin bir "süreli yayın" muamelesinden çıkarılması. Uzmanlaşma ile de kasıt, Youtube'da bir kullanıcı tarafından yüklenen bir içeriğin, sanki site yönetimi tarafından bilerek ve isteyerek yayınladığı ve site yönetiminin cezalandırıldığı sistemin artık kalkması ve yasalarımızca suç teşkil eden içeriğin kaldırılması için site yönetimiyle uluslararası hukuk çerçevesinde uzlaşı aranması... Daha bir çok çözüm üretebilir ama site kapatma bir çözüm değildir.

Zaten aşılması teknik olarak güç ve yasadışı olmayan yasaklar, "umumi" olmayan kişisel interneti "sokak ortasındaymış" gibi "umumi" kabul ederek hak kısıtlanması sadece bizi komik duruma düşürür. Hem kendi insanımız için, hem de uluslararası düzeyde...
 

10 Yıl Önce...

Saat 3’ü geçiyor ve ben her şeyden habersiz internetteyim...

17 Ağustos 1999 gecesi… Üniversite yıllarım ve yaz tatili… Edirne’deyim, müstakil evimde… Kasasını hala sakladığım bilgisayarımda 56k modemimde 30k hızı gördüm diye sevinirken, o zamanlarda operatör olarak görev yaptığım IRC sunucusunun en kalabalık kanalı zurna’dayım… Hava çok sıcak, hemen yanımda ayaklı bir fan son hızında açılmış durumda… Ayaklarının yanında ise dibinde çok az kalmış 2 litrelik bir kola şişesi… Bağlı olsam bile, gözüm şişeye takıldı o gece… Fanın yarattığı rüzgarın R’sinin ulaşmadığı o şişenin devrilişini asla unutamam…
 
Ve bir de, 300 kişiden sadece 10-15 kişi kalışını o dolu chat kanalında…
 
Nedense sonradan aklıma geldi anneannemi uyandırıp, bahçeye çıkarmak… “Zelzele oldu” diyorlardı sokaktan.. 20 yaşındaydım ve bu acının yaşandığı asıl yere oldukça uzaktım, ama ahşap evin çıkardığı gürültü bile o anda kalbimin sesinden daha yüksek değildi…
 
İlk şaşkınlık geçtikten sonra tek başıma eve döndüm… Hala internetteydim, chat kanalındaki 10 kişiden biriydim… “Hissettiniz mi?” diye soruyorlardı... Neredesiniz? “İzmir’deyim” dedi biri ve hissettiğini söyledi.  O İzmir’de hissetti ve ben Edirne’deydim. İşte o an, yani kendi güvenliğinden biraz olsun eminsen, ikinciyi düşünüyorsun... Aileni…
 
Annem ve halam Saroz’daydı. Topu topu 1 ay olmamıştı o sıralar birinin “Ege ve Marmara arasında çok büyük deprem olacak” dediği ve bu depremden sonra sık sık televizyonda gördüğümüz bir uzmanın Keşan Erikli’ye gidip “Bakın ben bile geldim, korkmayın uydurmadır bunlar” dediği. İzmir’de hissedildi, Edirne’de hissedildi. Saroz bunların tam ortası! Hemen telefona sarıldım. Defalarca aramama rağmen yanıt veren yoktu. Televizyonu açtım, zaten az sayıdaki kanalı gezdim. Bir deprem olmuştu evet ama her kanal farklı söylüyordu merkezini… Saroz bile denildi… Ama hiç biri belki o bir saat içinde nerede olduğunu öğrenemedi.
 
Depremdir, arada olur derdim hep ama bu başkaydı. Bir saat sonra ne ev telefonları ne cep telefonları çalışıyordu. İletişim tamamen kopmuştu… Tüm Türkiye’de…
 
Depremin merkez üssü belli olur olmaz, ilk aklıma gelen oradaki arkadaşlarımdı…  Gökyüzünün aydınlık olduğu o gecenin sabaha çok yakın olmasına rağmen geçmediğini söyleyebilirim…

Onlarca arkadaşım, kimi yakın, kimi uzak artık yoktular… Beni en derinden etkileyen ise, İstanbul’da yaşayan bir arkadaşımın daha o saatlerde İzmit’e gitmesi ve sabahında anne ve babasını defnetmesiydi.

Depremden 10 veya 15 gün sonra İzmit’e gittim. Onca zaman sonra gözümün önünden gitmeyen o haftasonu, oradaki arkadaşlarla görüştük, paylaştık ve dertleştik.

Şimdi  10 sene sonra, belki de depremin 7.3 değil, sadece 5.9 ile hissedildiği bir kentte, o anı yaşamanın ne kadar zor olduğunu güçlükle yazabiliyorum. Ailemden kimseyi kaybetmesem de, o acıları yaşayan arkadaşlarım; yitip giden yakınları; bir daha hiç haber alamayacağım arkadaşlarım, hiçbir zaman gözümün aklımdan çıkmayacak… Allah’ın rahmeti hep üzerlerinde olsun… Her zaman hatırlanacaklar…
TV’lerde ve gazetelerde sürekli tekrarlanan şey ise bu 10 sene içinde ne yapıldı?
 
Ben bir şey görmedim henüz…
 
Telefon santrallerimiz yenilendi, internetimiz ADSL oldu, 3G’miz bile var… Ama tıpkı o gece Sakarya’da, İzmit’te, Yalova’da ve İstanbul’da olduğu gibi, tüm bunların hiçbir değeri yok. Çünkü biliyorum ki, böyle bir anda, hiçbirisi çalışmayacak... Baz istasyonları işlevsiz hale gelecek, internet tamamen çaresiz ve santraller binlerce görüşmeyi aynı anda kaldıramayacak…
 
Böyle bir felaketin tekrarı halinde, insan hayatını kurtarabilecek en önemli unsur, iletişim ilk yokolacak şeyler hala…
 
Depremzedelere yardım için 10 senedir telefonlar için “Özel İletişim Vergisi” veriyoruz. Eğer onlara ulaştıysa bu, ne mutlu… Ama görünen o ki, 1-2 sene sonra, o insanların yaşadığı yerlerin ne adını bilen var, ne yolunu... Sanki 20 binden fazla kişiyi öldüren deprem hiç yaşanmadı… 6 sene önceye kadar görebileceğiniz deprem konteynırları kaldırıldı, yerlerine iş merkezleri yapıldı…
 
Kadercilik anlayışından,  önlem anlayışına geçmek için daha kaç insanımızın ölmesi gerekiyor? GSM ve Telefon Operatörlerine sorsanız, en son teknoloji onlarda, en iyi hizmeti onlar veriyor... Ama en gerektiği anlarda hizmet veremezsen, kaç para edersin ki?