Bazı NedenLeR ve CevapLarı ?

Crew
31-12-2008, 10:34   |  #1  
OP Yıllanmış Üye
Teşekkür Sayısı: 0
209 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Kas 2008

Gökyüzü Neden Mavidir?
,

Bu işin daha ilginç bir yanı var. Güneşin ışığı ne renktir, hiç düşündünüz mü? Çoğunuzun sarı diyeceğine eminim. Güneş ışığı beyazdır, yani bir renk değildir, bütün renklerin karışımıdır.

Bunun ispatı ise çok kolaydır. Eğer evinizde kristal bir avize varsa, bir parçasını annenize belli etmeden alın ve güneşe doğru tutun. Kristalin ışığı kırarak aynı gökkuşağının renkleri gibi ayrıştırdığını göreceksiniz.

Bilindiği gibi, güneşin beyaz ışığı aslında mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklerin karışımıdır. Güneşten çıkarak atmosferimize kadar yol alan güneş ışınlarının çoğunluğu teğet geçerken, bir kısmı atmosferimiz tarafından emilir.

Bu ışık atmosferden geçerken mor tarafındaki ışıklar, kırmızı tarafındakine göre daha fazla dağılırlar ve atmosferde çoğunlukla mavi renk kırılarak yeryüzüne yansıtılır. Bu durumda biz gökyüzünü mavi renkte görürken, güneşi de beyaz-sarı karışımı bir renkte görürüz.

Atmosferimiz olmasaydı, güneşi yine parlak bembeyaz renkte görecek ancak bütün gökyüzü geceleri olduğu gibi karanlık olacak, güneşle beraber diğer yıldızlar da görünüyor olacaktı.

Peki aslında beyaz renk olan güneş ışınları yukarıda bahsedilenler nedeniyle sarı renk görülüyor da, güneş ufka yaklaşıp batarken nasıl turuncu, hatta kıpkırmızı bir renk alabiliyor?

Güneş ufukta alçaldığı zaman, açısı nedeni ile gözümüze ulaştığı mesafe de uzadığından, ışınları ona bakanlara daha çok yol kat ederek ulaşır. Bu, ışınların havada daha çok molekül ve parçacık arasından geçmesi, onlar tarafından daha çok yansıtılması ve dağıtılması demektir.

Böylece güneş ufukta alçalmaya, batma noktasına doğru gelmeye başlayınca, o anda tepesinde bulunduğu yerlerde kırmızı dışındaki renkler atmosfer tarafından emildiği için gökyüzü mavi, güneş san renkte görüldüğü halde, güneşi ufukta görenlere kırmızı ve biraz da turuncu renkler ulaşır.

Saatin Akrep ve Yelkovanı Neden Sağa Dönüyor?


Mısırlılar, güneşin her gün düzenli bir hareketle doğup, belirli zamanlarda gökyüzünün aynı noktalarında bulunup, battığını gözlemlediler ve bunun bir günü zaman parçalarına ayırmada kullanılabileceğini keşfettiler.

Böylece güneşin bu hareketinden yararlanarak ilk güneş saatini yaptılar. Bu saat, meydanlık bir yere yüksek bir taş koymak ve güneşin hareketi sırasında, bu taşın gölgesini takip etmekten ibaretti.

Mısır, konumu itibari ile kuzey yarım kürede fakat ekvatora da yakın bir ülke olduğundan, güneş doğduğunda, gölge hemen tam batıda oluşuyor, güneş yükseldikçe gölge kuzeye, yani sağa doğru hareket ederek, güneş batışında doğu yönüne ulaşıyordu. Yani gölge bugünkü tüm saatlerin akrep ve yelkovanında olduğu gibi soldan sağa doğru dönüyordu.

Daha sonraları, pendulumlu, pilli saatlerde de yön değişmedi, hatta sağa doğru dönüşler saat yönüne dönüş diye adlandırılır oldu.

Avustralya gibi ekvatorun güneyindeki ülkelerde, güneş doğarken taşın gölgesi güneye düşer ve güneş yükseldikçe sola doğru dönüş yapar. İlk saat orada keşfedilseydi, bugün akrep ve yelkovan ters yönde dönüyor olabilirdi.

Mum Yanınca Neden Geriye Bir Şey Kalmıyor?


Gerçi şimdi elektrikler kesilince otomatik olarak devreye giren lambalar, hatta jeneratörler var ama mum hayatımız boyunca evimizin demirbaşı olmuştur. Onu o kadar hayatımızın olağan bir parçası olarak algılamışızdır ki, fitiline bir kibrit çaktığımızda onun nasıl yandığını, yandıkça katı kısmının nereye gittiğini düşünmeyiz bile.

Tarihi çok eskiye uzanan mum ışığının adeta büyülü bir gücü vardır. İnsanda romantik duygular uyandırdığı gibi, tüm dinlerde ruhani bir yeri de vardır. Ayin ve adakların vazgeçilmez malzemesidir. Mum tarihin ilk icatlarından biridir.

Mısırda ve Girit adasında milattan 3000 yıl önceden kalma mumlar bulunmuştur ama en yaygın kullanışı ortaçağda Avrupada olmuştur.

Tarihi bu kadar eski olup da günümüzde de popülaritesini yitirmeyen ve çok yaygın olarak kullanılan başka hiçbir şey yoktur.

Aslında mumun yapısı çok basittir ama yanma mekanizması o kadar basit değildir. Mumun yapısında iki ana eleman vardır. Birincisi yakıt görevini gören, bir çeşit balmumu, ikincisi de emici özelliği olan bir çeşit sicim, yani fitil. Fitilin emici özelliği çok önemlidir. Çünkü mumun yanma sırrı burada gizlidir. Bu özellik gaz lambalarının fitillerinde de vardır ve onlar da aynı prensiple çalışırlar.

Elinize herhangi bir sicim alıp ucundan su dolu bir kaba daldırdığınızda suyun sicim tarafından emildiğini ve suyun sicim boyunca yukarı çıktığını renginin koyulaşmasından anlayabilirsiniz. İşte fitil de mumun üst kısmında alevden dolayı eriyen balmumunu emerek üst kısmına taşır ve bu bölgede yanmanın devamını sağlar, yani burada asıl yanan ve ışığı veren fitil değil balmumunun kendisidir.

Parafin balmumları ham petrolden yapılır, yani koyu bir hidrokarbon olup iyi bir yanıcıdırlar. Çakmağı çakıp fitili tutuşturunca, mumun en üst tabakasının da erimesine ve dolayısıyla mekanizmanın çalışmaya başlamasına sebep olursunuz. Fitil, bu erimiş balmumunu yukarı aleve doğru taşır, balmumu alevin sıcaklığında buharlaşır ve tutuşur. Yanan şey aslında mumun katı kısmı olduğundan mum tümüyle yanıp bittiğinde geriye pek bir şey kalmaz.

Mum yapmada en çok arı balmumu, benzin üretiminde petrolden çıkan bir yan ürün olan parafin veya bitkisel ve hayvansal yağlardan yapılan stearin kullanılır. Günümüzde en fazla kullanılan mumlar bunların karışımı ile elde ediliyor. Mumlar çekme yöntemi ile, dökülerek veya pres edilerek yapılıyor. Her şey tamamlandıktan sonra boya banyolarına sokulurlar ve en sonunda da parlaklık kazandırmak için soğuk suya daldırılırlar.

Yağmurda Koşan Neden Daha Çok Islanıyor?


Yağmur yağarken koşanların daha çok ıslanacağını ileri süren, insanı yağmurda sallana sallana dolaşmaya iteleyen bir görüş ile hiçbir şey fark etmeyeceğini iddia eden bir başka görüş ortada dolanıp durmaktadır.

Hiçbir şey değişmeyeceğini söyleyenlerin görüşüne göre vücudunuzun bir dikdörtgen olduğunu ve yağmur damlalarının yere dik düştüğünü farz edelim. İster bir yüz metreci gibi hızlı koşun, ister sallanarak yürüyün bir şey fark etmez. Hızınıza bağlı olmadan vücudunu/a düşen yağmur tanesi sayısı aynı kalır. Koştukça ön tarafınıza bir saniyede daha çok yağmur tanesi isabet edecektir ama süre kısaldığından toplam sayı ve sonuç değişmeyecektir.

Yağmurda yürüyünüz diyenler ise koşma durumunda yağmur damlalarının aynı sürede daha çok sayıda birikeceğini ve buharlaşmaları için daha az zaman olduğundan üzerimizin daha ıslak olacağını, aerodinamik tesirleri hesaba katarak, düz yürürken üzerimize düşmeyecek düşey damlaların, koşarsak karşıdan gelecekleri için temas edeceklerini, yürürken başımıza düşen damla sayısının koştuğumuz sırada düşenden fazla olamayacağım ileri sürerek ahmak ıslatan diye de tabir edilen hafif yağışlarda yürümeyi öneriyorlar. Tabii burada unutulmaması gereken şey yavaş yürürken bacaklarımızın da çok yağış alacağı.

Koşunuz! görüşüne göre ise, yağmurda koşmakla yürümek arasında, vücudumuza düşen yağmur tanesi miktarı açısından bir fark olmayabilir ama önemli olan başımıza düşen miktardır. Bu nedenle koşarsak süre kısalır ve başımıza düşen yağmur

miktarı azalır.

Yapılan bir deneyde, yağmur karşıdan 45 derece açı ile yağı-yorken, bir defter kağıdına aynı mesafe 7 saniyede koşulduğun-da 131 damla, 20 saniyede yürünüldüğünde ise 216 damla isabet ettiği saptanmıştır. Buna göre yağmurda yürüyerek gitmek, koşmaya göre neredeyse iki misli ıslanmak anlamına gelmektedir.

Şüphesiz bu önermeler yapılırken, rüzgarın yönü, üzerimizdeki giysilerin şekli ve cinsi ve en önemlisi kapalı alana ulaşılacak mesafe göz önüne alınmamış ve değerlendirmeler kısa mesafelere göre yapılmıştır. Uzun mesafelerde hiç şansınız yok, koşabildiğiniz kadar koşun ama en doğrusu yağmur geçene kadar kapalı bir yerde oyalanın.

Elektrik İnsanı Nasıl Çarpıyor?


İnsanların elektriğe çarpılmaları onun bir iletkeni haline gelmelerinden oluyor. Sıvılar iyi iletkendirler, yani elektriği iyi iletirler. Vücudumuzu içi sıvı dolu bir kap olarak düşünürsek, bütün koruma görevi derimize kalıyor. O da vücudumuzun her tarafında aynı kalınlıkta değil. Islanınca o da iletkenleşiyor, hele üzerinde bir yara varsa direnci tamamen yok oluyor.

Evlerimizde 220 volt ve 50 Herz akım daima vardır. Ne kadar ilginçtir ki, bir elektrik akımının insana en tehlikeli frekans aralığı 50 - 60 Hz.dir. Elektrik akımını evimizdeki su tesisatına benzetebiliriz. Suyun basıncı neyse Volt ta odur. Amper de suyun miktarının karşılığıdır.

Elektriğe çarpılmada süre de önemlidir. Süre uzarsa deride yaralar oluşur ve elektrik bu yaralardan daha çabuk geçer. Derimizden geçen elektrik akımı derhal sinir sistemimizi etkiler. Beyindeki nefes alma merkezini felç eder, kalbin ritmini bozar hatta durmasına neden olur. Elektrik çarpmasının sonucu genellikle kalp durması olduğu için ilk yardım da ona göre yapılmalıdır. Elektriğe nereden çarpıldığımız da önemlidir. Elektriğin elden ele veya elden ayağa geçmesi aradaki hayati organlarımıza zarar verebilir.

Elektriğe çarpılınca şoka girmemizin nedeni kendi elektriği-mizdir. Sinir sistemimizin ürettiği elektrik ile dışardan çarpıldığımız elektrik karşılaşıp iç içe girince vücudumuzda kasılmalar ve titremeler yaratıyor.

Elektrik çarpmasında voltajın değil de akımın şiddetinin yani amperin önemli olduğu ileri sürülüyor. Bu konuda elektrik mühendisleri ile fizikçiler arasında görüş ayrılığı var. Zaten elektriğin kendisinin de tam bir tanımı yapılmış veya tek bir tanım üzerinde uzlaşma sağlanmış değil.

Elektriğin öldürücü gücünün voltaj değil de akım miktarı olduğunu öne sürenlere göre akım doğrudan kalbi etkiliyor. Bu düşünüşe göre l ila 5 miliamper akımın vücutta hissedilme seviyesi; 10 miliamperde acı başlıyor; 100 miliampere gelince sinirler reaksiyon gösteriyor ve 100-300 miliamperde şok oluşuyor. Tabii bütün bu değerlendirmeler tam bir bilimsel sınıflandırma değil. Yani tuzlu bir suyun içinde iseniz, cereyan tüm vücudunuza birden değeceğinden mili değil mikroamper seviyesinde bile bir akımdan zarar görebilirsiniz.

Elektriğe çarpılanlar eğer ölmezlerse, genellikle hayatlarının geri kalan kısmını bu olayın izi kalmadan, problemsiz olarak yaşayabiliyorlar. Ama az miktarda da olsa sinir sistemi üzerinde hasar bırakabiliyor. Elektrikten çarpılıp şoka girenlere de, kalp ritmini düzenlemek için yine elektro şok uygulanıyor.

Arı Nasıl Bal Yapar?


Arının bal yapmasındaki sebep,ondan besin maddesi olarak yararlanmaktır. Yani bal yapma işlemi,arı kolonisi (topluluğu) için besin maddesi depolamak sayılabilir. Bir çiçeğe konan arı, onun özünü alır. Çiçekten aldığı özü, kovana götürmek için bal torbasında taşıyacaktır. Bal torbacığı, arının karın kısmının ön tarafında bulunur.Sindirim sisteminin genişlemesinden oluşmuş bir torba görünüşündedir. Bu kesimi mideden ayıran bir kapak vardır.

Balın yapılmasında ilk adım, çiçek özü arının bal torbacığındayken olur. Çiçek özündeki şeker kimyasal bir değişim geçirir. İkinci adım,çiçek özünde bulunan büyük miktardaki suyun alınmasıdır. Bu iş buharlaşma yoluyla yapılır.Havalandırma ve kovandaki ısı,gereken buharlaşmayı sağlar.

Arılar tarafından petekte depolanan bal olgunlaşmağa bırakılır. Bunun depolanmasındaki amaç,daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi gelecek için besin sağlamaktır.

Sırası gelmişken bir noktayı daha belirtelim.Arı çiçek özü sağlamanın yolunu bulamazsa,çeşitli böceklerin salgıladığı tatlı sıvılardan veya başka bitkilerin özlerinden yararlanacaktır. Kovandaki bal değişik yöntemlerle oradan alınır. Peteğe basınç uygulanıp sızdırılabilir. Ya da kovandan alınmış petekler halinde satılır. Petekten süzme bal alınmasında, "balalıcı/bal sızdırıcı" diye tanımlanan bir makine kullanılmakta dır. Bu makine, santrifüj kuvvet uygulayarak balı petekten ayrıştırır.

Bal, hangi çiçeğin özünün alındığına göre,kovanın bulunduğu ortam ve şartlarla ilgili olarak çok çeşit ildir.Bal da insanı şaşırtacak kadar besleyici unsur bulunmakta olup, temel unsurlar "levüloz" ve "dekstroz" diye bilinen organik iki şeker türüdür. Ayrıca az miktarda sükroz (şekerkamışı şekeri),maltoz,dekstrin,çeşitli madenler,enzimler,az az miktarlarda değişik vitaminler,gene belirli miktarda protein ve asitler vardır.

Balın tadı ve rengi farklı olabilir. Bu da özün alındığı kaynağa bağlı bir durumdur.

Niçin Ağlarız ?


İnsanların çoğu,genel olarak üzüldüğümüz veya acı duyduğumuz zaman ağladığımıza inanır. Oysa bir insan hayatı boyunca yaklaşık olarak 250. 000, 000 kez ağlamaktadır. Bunun nasıl olduğunu mu merak ediyorsunuz?

Gözkapakları, kaslar sayesinde inip kalkan deri katlarıdır. Bunların bir tiyatro perdesi gibi inip kalkmaları, kasların kontrolüyle olur. Gözkapaklarının inip kalkması o kadar çabuk olur ki,görüşümüz bozulmaz. Hatta devamlı şekilde tekrarlanan bu olgunun farkına bile varmayız. Gerçekte,gözkapakları,uykuda olduğumuz zamanlar hariç,insanın hayatı boyunca her altı saniyede bir otomatikman açılıp kapanır.

Her gözde,gözün dış köşesinin üzerinde yer almış bir göz yaşı bezi vardır. Ayrıca,gözyaşını üst gözkapağına taşıyan salgı kanalları ve gözümüzün ön tarafından dışarı veren başka kanallar mevcuttur. Gözümüzü her kırpışımızda, gözyaşı salgı kanallarının açılışına bir miktar sıvı pompalanır. Bundan amaç,gözün saydam tabakasını uyarmak ve onu kuru kalmaktan korumaktır. Bu mekanik nitelikteki işlem,aslında ağlamaktan farksızdır. Başka türlü söylemek gerekirse .ağladığımız zaman da aynı şey olur.

İnsanın çok güldüğü zaman gözlerinden yaş geldiğini görmüşsünüzdür. Bunun nedeni, aşırı ölçüde güldüğümüz zaman kasların gözyaşı bezlerini sıkıştırmasıdır.

Nitekim,üzüntüyle,acı duymakla ilgisiz bir şey de soğan soyarken gözün yaşarmasıdır. Soyulan soğandan gazımsı yapıda zerrecikler yayılır. Bu zerrecikler gözümüze ulaştığında, onların tedirgin edici etkisinden gözyaşı dökerek korunuruz. Dökülen gözyaşı, tedirgin edici zerrecikleri "yıkayıp" götürür. Yoğun duman karşısında da aynı şey olur.Otomatikman "ağlar",böylelikle gözlerimizi dumandan korumuş ve temizlemiş oluruz. Üzüntü ve acı karşısında ağlamaya gelince, bu insanın psikolojik yapısıyla ilgili bir şeydir. İnsan,bütün canlılar içinde duygularını ağlayarak ifade eden tek yaratıktır. Ancak düşünen, duygusal yönden duyarlı kimseler ağlar. Bebekler sadece bağırır, sızlanırlar. Düşünebilecek, belirli duygulara sahip olacak çağa erişmeden ağlamazlar.

Üzüntü ve acıyla ağlamak, bu duyguların kelimelerle ifade sınırlarını aşıp,gözyaşının akmasını sağlayan bir mekanizmaya yönelmesi,bu yoldan ifadesidir. Başka türlü söylemek gerekirse,kendimize rağmen,elimizde olmaksızın meydana gelen bir refleks harekettir. Yeterli sebep varsa, biz istemesek de, o sebep böylece ifade edilecek, dışa vurulacaktır.

Kanımız Kırmızı İken Damarlarımız Neden Mavi?


Yaşamımızın sürebilmesi için vücudumuzdaki her bir hücrenin oksijene ihtiyacı vardır. Hücrelerimize oksijeni kanımız taşır. Kanımız oksijeni havadan aldığımız nefesin sonucunda akciğerlerimizden alır ve vücudumuzun her bir noktasına ulaştırır. Bu noktalarda oksijeni hücrelere devreden kanımız, kalp tarafından emilerek tekrar oksijen depolayabilmesi için akciğerlerimize pompalanır ve çevrim böyle devam eder.

Kanımızın içinde oksijen moleküllerini tutup, damarlarda taşıyarak, hedefe ulaşıldığında bırakan özel bir molekül vardır. Kırmızı kan hücrelerini, yani alyuvarları çevreleyen ve aslında demir içeren bir protein olan hemoglobin, oksijenle birleşerek bilinen parlak kan rengini oluşturur.

Kanımız hücrelerde oksijeni terk edip, karbondioksiti alıp geri dönerken yani toplardamarlarımızda iken rengi koyu kırmızı hatta biraz mora yakındır. Damarlarımızın çeperleri ve kan hücreleri renksiz olduklarından, kanın rengini veya renginin tonunu içinde oksijen olup olmaması tayin eder.

Damarlarımızın mavi renkte görünmesi, vücudumuza gelen ışığın bir kısmının derimizde emilmesi, bir kısmının da yansıtılması ile ilgilidir. Derimizde mavi renk gibi yüksek enerjiye sahip dalga boyundaki ışıklar daha çok yansıtılıp gözümüze geldiği için damarlarımız mavi renkte görülür.

Vücudumuzda gördüğümüz damarların hemen hemen tümüne yakını daha koyu renkli kanı taşıyan toplardamarlardır. Atardamarlarda kalp tarafından pompalanan kanın vücudun her yerine süratle ulaşabilmesi için basınç yüksektir. Toplardamarlarda ise kanın basıncı düşük, hızı da daha yavaştır.

Herhangi bir atardamar kesildiğinde kan daha hızlı dışarı çıkar, kan kaybı süratli ve çok olur. Hayati tehlike yaratır. Bu tehlikeye karşı atardamarlarımız daha kalın çeperli yapılmış ve derimizin altında daha derinlere yerleştirilmişlerdir. Bir kaza veya ameliyat olmadıkça atardamarlarımızı pek göremezsiniz.

Bu nedenle derimizde gördüğümüz damarların çoğu, et kalınlığı az olduğu için içindeki kanın rengini daha çok yansıtan ve deriye daha yakın olan toplardamarlardır. Tabii ki bu durum toplardamarlar kesildiğinde kanın koyu kırmızı veya mor renkte akacağı anlamına gelmez. Kesilme yerinden akan kan derhal hava ile temas edip, ondaki zengin oksijeni alır ve rengi yine bilinen kan rengine dönüşür.

Örümcek Ağının Özelliği Nedir?


Örümcekler günümüz teknolojisinin bile çözemediği inanılmaz canlılardır. Örümcek ağının çok özel nitelikleri olan sağlamlık ve esneklik bugüne kadar taklit edilemedi. Aynı çaptaki bir çelik telden iki kat daha güçlü olan bu doku ne kadar çekilirse çekilsin orijinal durumuna dönecek kadar esnektir.

Örümcek ağları kendine yüksek hızla çarpan nesneleri yırtılmadan esneyerek frenler. Tekrar gerisin geriye yaylanmadığından nesne ters yöne fırlamaz, yapışır kalır. Örümcek ağının esneme kapasitesi bugün yapay olarak üretilmiş en iyi telin neredeyse dört katıdır.

Bu maddeyi yapay olarak elde etmeyi hala başaramayan bilim insanlarının örümcek çiftliği kurup, örümcekleri sağarak, ipliklerini aldıklarını biliyor muydunuz? Yaklaşık 2,5 santimetre boyundaki bu örümceklerden günde hayvan başına 320 metre (yaklaşık 3-5 gram) iplik elde ediliyor ve bu iplikler
ABD ordusuna kurşun geçirmez yelek yapmada kullanılıyor.

Dünyada 34 bin örümcek cinsi tespit edilmiştir. Yani her cins örümcek farklı özellikler taşır. Örümceklerin hepsinde zehir bezleri vardır, ama karadul örümceği, kahverengi örümcek gibi çok az türü insana zarar verebilir. Dünyanın en büyük örümceği ise Güney
Amerikanın kuzey kısmında yaşayan Goliath Tran-tula isimli dev örümcektir. Erkeğinin bacağının boyu 25 santimetreyi bulur. Kurbağalan, kertenkeleleri, fareleri ve hatta küçük yılanları yakalayıp yiyecek kadar güçlüdür.

Örümcekler, diğer böceklerden farklı olarak sekiz bacağa ve sekiz göze sahiptirler. Büyüme safhasında bir bacak kınlırsa yerine yenisi gelebilir. Vücutları iki parça olup arka kısmındaki bezlerden ağ üretimi başlar, buradaki çok ince deliklerden sıvı ve damlalar halinde verilen ağ malzemesi dışarı çıkar çıkmaz donar.

Örümcek ağının her tarafı yapışıcı değildir. Kurban ağa yakalanınca yapışkan kısmı bildiklerinden kendileri de ağa yakalanmadan onun yanına kadar giderler. Örümcek ağını amacına göre farklı şekillerde örer. Ağdaki ipliklerin de cinsleri yerlerine göre farklıdır. Yumurtaların sarmalanması için ürettiği yumuşak iplik onu aynı zamanda bir uçurtma gibi uçurabilir. Ağın ana yapısı, dairesel kısımları, avı yakalayacak kısmı için elastikiyetleri ve sağlamlıkları farklı ipler üretir.

Örümceklerin birçok türünde erkeğine göre 4 - 5 kat büyük olan dişinin çiftleştikten sonra erkeğini yediği doğrudur. Ancak bu erkeklerin bir gecelik zevk uğruna katlandıkları bir sonuç değil, kendi nesillerini devam ettirebilmek, kendi evlatlarını üret-tirebilmek için kendilerini dişiye kurban etmeleridir.


Yağmurda Karıncalara Neden Bir Şey Olmuyor?


Bir karıncayı alın, suyun içine batırın, saatlerce tutun ölmez.
Sudan çıkardığınızda ölü gibi görünür ama birkaç saat içinde kendine gelir. Biz insanlar böyle suya batırılsak, nefes alamadığımız için oksijensizlikten ölürüz ama su karıncaların çok ince olan nefes tüplerinden içeri giremez. Karbondioksitten narkoz yemiş gibi olurlar. Tabii ki bu süre çok uzarsa onlar da ölürler ama dayanma süreleri inanılmazdır.

Ne var ki, karıncalar yağmur ve seller altında bu şekilde nefeslerini tutarak mücadele vermiyorlar. Yağmuru hissedince yuvalarına giriyorlar ve giriş yollarını tıkıyorlar. Ateş karıncası denilen bir türünde ise karıncalar birbirlerine tutunarak sel sularının üstünde yüzüyorlar. Bir yerde karaya vurup çıkıyorlar. Tabii kraliçe karınca ortada, yüksekte ve mümkün olduğunca kuru tutuluyor.

Karınca yuvaları inşaat tekniği olarak örnektirler. Yuvanın girişine bağlı ve buradaki suyu alıp başka tarafa verebilen birçok tünel daha inşa ederler. Bazıları ise yuvalarının üstünü öyle sağlam kapatırlar ki, sel sularının bir evin çatısının üstünden aşması gibi geçip giderler.

Yine de bir aksilik olur, yuva su ile dolarsa, karıncalar çöp ve yaprak parçalarına veya yukarıda belirtildiği gibi birbirlerine tutunup yüzebilirler. Çok şiddetli yağmurdan sonra oluşan çamur tünellerini kapattığı zaman ise yuvalarını yeniden inşa etmek zorunda kalırlar.

Gündelik hayatta artık yaygın olarak kullanılan mikrodalga fırınların kapaklarında kaçak yapmamaları, insanlara zarar vermemeleri için özel tedbirler alınır. Ancak bir mikrodalga fırınına girmiş karıncaya, fırın çalıştığı sürece bir zarar gelmeyeceğini biliyor muydunuz?

Mikrodalga fırınlarında ışın yoğunluğu bir noktaya göre ayarlıdır. Bu nokta hemen hemen fırının ortasıdır. Bu nedenle yiyecek, her tarafı eşit pissin diye ortada dönen bir tabla üzerine konulur. Karıncalar fırında ışınların daha az yoğun olduğu bölgeleri hissederler. Zaten sıcak bölgelere girseler de, vücut yüzey alanlarının hacimlerine oranla yüksek olması nedeni ile ılık bölgeyi bulana kadar kendilerine zarar gelmez.



Devam EdecektiR...

Banned
31-12-2008, 10:37   |  #2  
Banlandı
Teşekkür Sayısı: 0
374 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Kas 2008

 

paylaşım için teşekkürler arkadaşım

bir dost
31-12-2008, 10:59   |  #3  
Yıllanmış Üye
Teşekkür Sayısı: 0
1,174 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Haz 2007

güzel bir konu olmuş..

İtacHi_
31-12-2008, 11:36   |  #4  
İtacHi_ avatarı
Yıllanmış Üye
Teşekkür Sayısı: 0
1,895 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Ara 2006

Yağmurda Koşan Neden Daha Çok Islanıyor? konusu benim için çok yararlı oldu çünkü türkiyenin en fazla yağış alan bölgesindeyim (yani doğu karadeniz TRABZON :P)Burda mevsim ne olursa olsun her zaman yağış olur.Bu yüzden çok işime yaradı.

Elektrik insanı nasıl çapıyor? konusuda güzeldi yararlı bilgiler var.Devamını bekliyorum...(paylaşım için teşekkürler!!!)

uGuR.uK
31-12-2008, 12:35   |  #5  
Yıllanmış Üye
Teşekkür Sayısı: 1
8,316 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Haz 2007

döktürmüşsün yineBeğendimAlkış
bu arada bende birkaç birşey yazim aklımda kalanlardan;
- güneşten çıkan ışınların 1 milyonda 1'i dünyamıza ulaşıyor ve bunun 1000de(küsüratıda var ama hatırlamıyorum) 1i atmosferden içeri girip dünyamızı ısıtıyor. geri kalanı ya emiliyor yada yansıtılıyor.
- eğer bir mumu yerçekimsiz ortamda yakarsanız öyle uzun değil misket gibi yusyuvarlak olur.
- yağmurda koşan mı yürüyen mi daha çok ıslanır konusunu izleyen varsa bilir "Mythbusters" programında test ettiler ve koşan kişi normal yürüyenden azda olsa daha fazla ıslanmış(yağan su miktarı aynı miktarda ve giyilen elbiselerde aynı).
- bir arı yaşamı boyunca 3-4 damla bal üretebilir(düşünün artık patır patır yediğiniz balların üretimini bakimGülümseme)

Reborn91
01-01-2009, 21:57   |  #6  
Reborn91 avatarı
Yıllanmış Üye
Teşekkür Sayısı: 2
3,307 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Nis 2008

Gerçekten yararlı bilgiler bazılarını bilmiyordum iyi olmuş.. Devam etsin zaten ;)

PsK_Pc_06
02-01-2009, 00:20   |  #7  
PsK_Pc_06 avatarı
Yıllanmış Üye
Teşekkür Sayısı: 0
753 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Tem 2008

çok yararlı bilgiler ... eline emeğine sağlık ... paylaşım için teşekkürler ...

Kapalı Hesap (79876)
02-01-2009, 03:21   |  #8  
Kapalı Hesap
Teşekkür Sayısı: 0
1,252 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Tem 2008
elazigli
- bir arı yaşamı boyunca 3-4 damla bal üretebilir(düşünün artık patır patır yediğiniz balların üretimini bakimGülümseme)
Hadiya bende bal niye bukadar pahalı diyorum.

Yaşamımız bir mucize değilmi bunlar sadece görünenler.

physfg
02-01-2009, 03:59   |  #9  
Yıllanmış Üye
Teşekkür Sayısı: 0
1,687 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Eki 2008

vay vay vay kimleri görüyorum :)

bilimsel başlık açan birini daha görmek güzel.

keşke kaynak belirtseydin ya tabi hepsini kendin yazmadıysan(!)

ibrahim19
04-01-2009, 11:36   |  #10  
Yıllanmış Üye
Teşekkür Sayısı: 0
635 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Kas 2008

ÖRÜMCEKLERİN AĞIYLA AYNI KALINLIKTAKİ CELİK KARŞILAŞTIRILMIŞTI AĞ DAHA SAĞLAM ÇIKMIŞDI

Kaya Erdoğdu
04-01-2009, 11:41   |  #11  
Yıllanmış Üye
Teşekkür Sayısı: 0
1,281 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Kas 2008

saol paylaşım için işimize yarayabilir ...

bwhiteb
04-01-2009, 11:47   |  #12  
Yıllanmış Üye
Teşekkür Sayısı: 1
1,354 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Eki 2008

Süper Paylaşım..Beğendim

physfg
04-01-2009, 23:07   |  #13  
Yıllanmış Üye
Teşekkür Sayısı: 0
1,687 mesaj
Kayıt Tarihi:Kayıt: Eki 2008
ibrahim19
ÖRÜMCEKLERİN AĞIYLA AYNI KALINLIKTAKİ CELİK KARŞILAŞTIRILMIŞTI AĞ DAHA SAĞLAM ÇIKMIŞ
ağ aynı kalınlıktaki çelikten 18 kat daha sağlam diye hatırlıyorum...

o yüzden bomba imha ekip kıyafetlerini , jet uçaklarının durması için açılan paraşüt ipleri bundan yapılıyor...
CoolIslıkGöz kırpma