Doğada hayatta kalmanın temel kuralı, bir an önce büyüyüp kendi başının çaresine bakmak. Birçok canlı türü doğduktan kısa süre sonra ayağa kalkıp besin aramaya başlarken, biz insanlar bu konuda kelimenin tam anlamıyla sınıfta kalıyoruz.
Kendi ayakkabımızı bağlamayı öğrenmemiz bile yıllar alıyor. Ortalama ömrümüzün neredeyse dörtte birini, biyolojik olarak "yetişkin" sayılmadığımız uzun hazırlık evresinde geçiriyoruz. Peki, insanlar neden bu kadar uzun süre yardıma muhtaç ve savunmasız kalıyor?
Biyolojik antropolog Brenna Hassett'in dikkat çektiği üzere, bu durumun arkasında yatan asıl sebep devasa beyin kapasitemiz. Bir Grönland balinası iki asır yaşasa da ergenlik süreci bizimkine benzer bir zaman diliminde tamamlanıyor. Ancak insanı farklı kılan, bu süreci sadece fiziksel büyüme için değil, karmaşık sosyal ağları öğrenmek için kullanması. Homo habilis döneminden bu yana beyin hacmimiz arttıkça, o beyni eğitmek için gereken süre de paralel olarak uzadı.
Yetişkinlerin korumasına ve yüksek enerjili besinlere duyulan ihtiyaç, ilk bakışta evrimsel bir zayıflık gibi durabilir. Fakat bu "deneme sürüşü" evresi, aslında zihinsel bir süper gücün inşası anlamına geliyor. Çocuk beyinleri, bilgiyi işleme ve yeni sinirsel yollar kurma konusunda yetişkinlerden çok daha kıvrak bir yapıya sahip. Oyun oynamak olarak gördüğümüz her eylem, aslında hayata dair en karmaşık simülasyonların parçası.
Sosyal yardımlaşma ve hayatta kalma stratejisi
Normalde gelişim süreci uzayan türlerde üreme hızı düşer ancak insanlar bu kuralı da bozmayı başardı. Büyük maymunlar arasında, örneğin bir orangutan yavrusunu sekiz yıl emzirirken, insanlar çok daha erken dönemde sütten kesilme aşamasına geçiyor. Bu durum annelerin daha hızlı şekilde yeniden hamile kalabilmesine olanak tanıyor. Sonuçta ortaya, aynı anda birden fazla bağımlı çocuğun olduğu geniş aile yapıları çıkıyor.
Bakım yükünün sadece ebeveynlerde kalmayıp akrabalara ve topluma yayılması, bu uzun çocukluk dönemini sürdürülebilir kılıyor. İşte bizi gezegenin en baskın türü yapan sır da burada gizli. Bir yandan sosyal kuralları öğrenen büyük beyinlerimizi eğitiyoruz, diğer yandan bu ağır yatırımın getirdiği yükü paylaşarak çoğalmaya devam ediyoruz. Bu karmaşık sistemin işlemesini sağlayan en büyük kozumuz ise çocukların içgüdüsel sevimliliği. Bu fiziksel özellikler yetişkinlerde koruma güdüsünü tetikliyor ve böylece uzun, "aciz" yıllar hoşgörüyle karşılanıyor.