Tat alma duyumuzla ilgili yıllardır okul sıralarında öğretilen, ders kitaplarını süsleyen o meşhur "dil haritası" aslında koca bir yanılgıdan ibaretmiş. Pek çoğumuz dilin ucunun tatlıyı, yanlarının tuzluyu ve ekşiyi, arkasının ise acıyı algıladığına dair renkli şemaları hala hatırlıyoruz. Ancak bilimsel gerçekler, dilimizin sandığımızdan çok daha yetenekli ve karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Dilin her bir noktası aslında tüm temel tatları algılayabiliyor. Yani tatlı bir yiyeceği dilinizin neresine değdirirseniz değdirin, o lezzeti almanızda hiçbir engel bulunmuyor. Bu yanlış bilginin bu kadar uzun süre sarsılmadan kalması aslında oldukça şaşırtıcı. Doğruluğunu kontrol etmek için laboratuvar ortamına bile gerek yok; sadece bir parça tuz ve kendi diliniz yeterli.
Klasik haritaya göre dilin arka kısmının tuz algılamaması gerekiyor, ancak oraya biraz tuz koyduğunuzda tadı gayet net bir şekilde alabiliyorsunuz. Aynı durum diğer tatlar için de geçerli. Tat reseptörleri, yani o minik alıcılar, dilin her yanına yayılmış durumda. Hatta sadece dilimizde değil, damağımızda ve yutağımızda bile tat alma yeteneği bulunuyor.
Bir çeviri hatası nasıl bilimsel gerçek haline geldi?
Peki, tüm dünyanın kabul ettiği bu büyük hata nasıl ortaya çıktı? Her şey, 1901 yılında Alman bilim insanı Dirk P. Hänig tarafından kaleme alınan bir makalenin, 1942 yılında Harvardlı psikolog Edwin Boring tarafından İngilizceye hatalı veya eksik bir şekilde çevrilmesiyle başladı. Hänig aslında dilin farklı bölgelerinin bazı tatlara karşı diğer bölgelerden "biraz daha fazla" hassas olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Ancak Boring’in hazırladığı grafikler ve yaptığı basitleştirmeler, bu ince ayrımı tamamen ortadan kaldırdı. Boring’in çalışmasını referans alan diğer yazarlar da hassasiyetin düşük olduğu yerlerde tat almanın hiç olmadığını, yüksek olduğu yerlerin ise o tada özel olduğunu varsaydı.
Böylece dilin ucuna "tatlı", arkasına "acı" etiketi yapıştırıldı ve bu hatalı model on yıllarca biyoloji derslerinin vazgeçilmezi oldu. Güncel araştırmalar ise tat reseptörlerinin dil yüzeyine kişiden kişiye değişen, kendine has bir düzende dağıldığını gösteriyor. Yani belirli bir bölgenin tek bir tada hapsolması söz konusu değil.
Kısacası hassasiyet oranları bölgeden bölgeye çok küçük farklar gösterse de, bir lezzetin ağzınıza girmesi onu her noktada hissetmeniz için yeterli.