Modern tıp, uzun yıllar boyunca bulaşıcı hastalıkları ya tam bir iyileşme ya da ölümle sonuçlanan iki uçlu bir süreç olarak tanımladı. Fakat gerçek tablo hiçbir zaman bu kadar basit bir ikiliğe sığmadı. Pek çok hasta için asıl zorlu mücadele virüs vücudu terk ettikten sonra başlıyor.
Bugün geldiğimiz noktada aşılar, sadece bizi yatağa düşmekten kurtaran tıbbi araçlar olmaktan öte, yıllarca sürebilecek kronik hasarlara karşı elimizdeki en sağlam savunma hattı haline geldi. Hastalıkların bu sinsi tarafı tıp tarihinde hep vardı; ancak koronavirüs salgınıyla beraber hayatımıza giren "Uzun COVID" terimi, bu gerçeği geniş kitlelerin gündemine taşıdı. Kronik yorgunluk, "beyin sisi" olarak adlandırılan odaklanma sorunları ve geçmek bilmeyen baş ağrıları, milyonlarca insanın sosyal hayattan ve işinden kopmasına neden oluyor. Bu durum yeni bir fenomen gibi algılansa da, aslında geçmişteki tüm büyük salgınların arkasında bıraktığı ortak ve karanlık bir mirasın devamı niteliğini taşıyor.
Tarihin tozlu raflarındaki kronik izler
Geçmişe göz attığımızda, her büyük salgın dalgasını mutlaka bir kronik hastalık dalgasının izlediğini görüyoruz. 1889 yılındaki Rus gribinin ardından doktorlar, hastaların yıllarca süren kas ağrıları ve uykusuzluktan şikayet ettiğini "grip bitkinliği" notuyla kayıtlara geçirdi. 1918'deki büyük grip salgını sonrasında ise binlerce kişi, beyni doğrudan etkileyen ve hastaları dünyaya tepki veremez hale getiren ağır nörolojik tablolarla mücadele etti. Sadece İngiltere'de binlerce çocuk, virüsü yense bile eski sağlığına bir daha asla kavuşamadı.
Bu döngü 20. yüzyıl boyunca da değişmedi. Çocuk felcini atlatanlar, aradan on yıllar geçse bile kas güçsüzlüğü ve felç riskiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Yakın tarihteki SARS ve Ebola salgınları da benzer hikayeler bıraktı; virüsten kurtulmak her zaman hastalıktan tamamen kurtulmak anlamına gelmedi. Göz problemlerinden kalıcı bitkinliğe kadar pek çok hasar, hayatta kalanların peşini bırakmadı. İşte aşıların asıl değeri tam bu noktada kendini gösteriyor: Bir enfeksiyonu en baştan durdurmak, modern tıbbın henüz tam çözemediği bu uzun vadeli riskleri de masadan kaldırıyor.
Geleceği koruma altına almak
Günümüzde aşılar üzerine yürütülen tartışmalar ve halk sağlığı kararlarının farklı alanlara çekilmesi, sadece anlık enfeksiyon riskini artırmakla kalmıyor; aynı zamanda geleceğin kronik hasta sayısını da artırıyor. Bilimin kanıta ve önleyici tıbba dayanarak ulaştığı bu başarıları görmezden gelmek, toplumu daha özgür kılmıyor, aksine daha savunmasız bir hale getiriyor. Tıp tarihinin bize öğrettiği en net ders ortada: Tarih kendini tekrarlıyor ve önleyici tedbirleri reddetmek, sadece bugünü değil, yarının sağlıklı yaşam hakkını da tehlikeye atıyor.